ABD-İsrail/İran Savaşı’nın sürdüğü esnada gündeme düşen bir haberle, Adana’da yeni bir NATO kolordusunun teşekkül edileceği açıklandı. Karadeniz’e kıyısı bulunan Romanya’da da bir benzeri bulunan kolordunun, İran’a açılan vahşi savaşın tam ortasında, 22 sene sonra yeniden Türkiye’nin ev sahipliğinde yapılacak, yaklaşan NATO zirvesinden hemen önce vuku bulması irdelenmeye değer bir mevzudur. Buna ek olarak, bir de İstanbul Boğazı’nda konuşlanacak bir NATO karargâhının kurulacağı da doğrudan MSB tarafından duyurulmuştur. Bütün bu gelişmelere Dünya Ekonomik Forumu yöneticilerinin Erdoğan ile Dolmabahçe’de gerçekleştirdiği görüşme eklenmektedir. Yaklaşan NATO zirvesi öncesinde, 24 sene önce AKP’nin iktidara gelişiyle projelendirilmiş olan İstanbul özelinde, Türkiye’nin bölgede salt jeopolitik değil, finansal bir merkez olarak yapılandırılması süreci bir başka kritik dönemeçte yeniden ısıtılmaktadır.
Hatırlanacak olursa o dönem Kemal Derviş idaresinin başlattığı politikalar AKP döneminde de ivedilikle devam ettirilmişti; özelleştirmeler yoluyla devlete ait değerli işletmelerin özel sektöre peşkeş çekilmesi, tarımda sübvansiyonların kaldırılması, eğitim, sağlık gibi alanların özel sektöre açılması vs. Bugün IFM ile iniltili olarak kurulan Türkiye Varlık Fonu üzerinden, elde kalan son kritik devlet işletmelerinin, uluslararası finans çevrelerine entegrasyon sürecinde, inisiyatif yitirilecek biçimde sunulması söz konusudur. Meselenin genel hatlarına değindiğimiz bu girizgâhın ardından, yaşanan gelişmeler ışığında, Türkiye’de bir NATO kolordusu ve İstanbul Boğazı’nda NATO karargâhının kurulacak olmasının ne anlama gelebileceği kısaca tartışılacaktır.
NATO zirvesi tabiî ki son derece özgün bir dönemde düzenlenecek. ABD/İsrail, müttefiklere herhangi bir bilgilendirme yapmadan İran’a saldırmış, bu şoke edici saldırının ardından, basın yoluyla çağrılarda bulunarak NATO’yu bu savaşa ortak etmeye çalışmıştır. Kuşkusuz saldırının müttefiklere bildirim yapılmadan düzenlenmiş olması, müttefiklerin katılımlarının sağlanması ya da rızalarının alınması hususunda umutsuz olunduğunu göstermektedir. ABD, bu umutsuzluğun yarattığı hezeyanı, savunmaları için ciddi tutarlarda askerî harcamalar yaptığı müttefiklerinin, açtığı haksız savaşa, çıkarlarına uygun düşmediği için dâhil olmamalarından dolayı basına teşhir yoluyla dışa vurmaktadır. Daha önceleri Irak, 1986 Libya, Yom Kippur Savaşı gibi başlıklarda NATO içerisinde anlaşmazlıklar yaşanmış fakat hiçbir zaman ABD’nin NATO’dan çıkma tehdidini savurmasına neden olacak düzeye ulaşmamıştır. NATO’da yapısal bir çatırdama söz konusudur. ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a başlattığı saldırıdan sonra NATO’nun aynı şekilde devam etmesi mümkün olmayacaktır. İstişareler yoluyla aşılamayacak büyüklükte bir problem inkişaf etmiştir. NATO’nun yeni bir askerî mimariye ihtiyaç duyduğu açıktır. ABD, NATO’nun harcamalarının ezici bir kısmını kendi cebinden karşılamaktadır. NATO askerî bir ittifak olmakla birlikte, kurumsal açıdan kendi sancağı altında kendi askerî personeline sahip değildir. NATO, sivil çalışanları olan; üye ülkelerin askerî alt yapısını, sorumlulukları ve malî-askerî kuvvetleri dâhilinde teşekkül ettirdiği bir ateş ittifakıdır. Ateşin büyük kısmını sağlayan ABD bu alışverişin artık kendisi için ekonomik olmadığına kanaat getirmektedir. Ekonomik ve siyasî açıdan ABD’nin vassallığından sıyrılarak bağımsızlaşma eğilimi taşıyan ittifak üyelerinin, kendilerini koruyabilmeleri adına gerekli askerî harcamaları ve kurguyu inşa etmeleri bir zaruriyet hâline gelmektedir.[1] Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra hukuken devamcısı olan Rusya’nın NATO ile stratejik ortaklık kurma çabalarına rağmen, NATO tarafından tehdit olarak kodlanması ve Ukrayna üzerinden Rusya’ya doğru genişleme çabası, Ukrayna’nın taraflar arasında siyasî bir nüfuz alanı olmaktan çıkıp askerî mücadele sahasına dönüşmesine yol açtı. Avrupa’da yükselen aşırı sağcı ideolojinin düşünsel alt yapısını şekillendirdiği Ukrayna müesses nizamı, silâhını Avrupalı devletlerden alan bir vekil güç olarak Rusya ile derin bir yıpratma savaşına girdi. 2014 yılında Kırım’ın, Ukrayna’dan Rusya’ya iltihak etmesiyle başlayan süreçte Avrupa devletleri, kendi askerî kapasitelerini artırma, Rusya’nınkini de azaltma yönünde bir eğilim taşımaya başladı; Ukrayna bu uğurda hem ideolojik hem de askerî açıdan silâhlandırıldı. Zira Avrupalıların ideolojik-politik formasyonlarının barındırdığı tarihsel bakış açısına göre Rusya, Avrupa’nın parçası değil, doğal düşmanıydı; günün sonunda Rusya ile bir çatışma kaçınılmaz gözükmekteydi. Lâkin enerji açısından Rusya’ya bağımlı vaziyetteki Avrupa devletleri, kendi iç dünyalarında ürettikleri kör, kaçınılması mümkün olmayan savaş paranoyası tarafından dipsiz kuyuya itildi.
Son 12 yılda yaşanan bu gelişmeler, şu an üzerinde durduğumuz tarihte NATO için Türkiye’nin önemini artırmaktadır. NATO’nun en büyük ikinci ordusu olarak TSK, ABD’den sonra GSYİH bağlamında NATO’ya en çok harcama yapan ikinci ordudur. NATO karargâhlarının kontrolünün ABD tarafından bir bir Avrupalı müttefiklere devredilmesi, parçalı ve görev dağılımlarının güncellendiği bir NATO kurgusunu doğurmaktadır. Bu bağlamda yaklaşan NATO zirvesi öncesi Türkiye’de kurulacak kolordu ve karargâh, oluşacak yeni kurguda Türkiye’nin yeni görevler yükleneceğinin sinyallerini vermektedir. NATO’nun konvansiyonel savaş kapasitesinde azalacak ABD gücünün ikamesi için baş seçeneğin TSK olması, Türk askerî malzeme ve silâh üreticileri için fırsat olarak görülecektir. TSK’nin, kapasitesinin daha büyük bir kısmını NATO’ya vakfetmesi ve NATO için kritikleşmesi, Türk menşeli silâh ve askerî malzemelerin NATO ülkelerine pazarlanabilirliğini artıracaktır.[2] Tabiî ki ortada bir alışveriş söz konusu olduğunda çeşitli siyasal ve sosyal tavizler de gündeme gelecektir. Örneğin, başta İmamoğlu olmak üzere, İngiltere ve AB ile ilişkili siyasetçilere ve çevrelere uygulanan baskının gevşetilmesi, vize serbestisi gibi konular bu meyanda masaya yatırılacaktır. Kenan Tekdağ ve Can Holding’teki hempalarının ev hapsi şartıyla serbest bırakılması bu sürecin bir parçası olarak okunabilir.
Marmara Denizi’nin bir iç deniz olmasından hareketle, İstanbul Boğazı’na konuşlanacak bir NATO kuvvetinin, Meclis’in onayına sunulmadan alana yerleştirilmesi boğazın fiilen işgali olarak algılanabilecekken, bu işin Meclis eliyle yaptırılmasıysa Sevr Antlaşması’nın yırtılıp atılmadığı, sadece dondurulduğu anlamını doğurabilecektir. Yürürlükte kaldığı süre açısından Montrö Sözleşmesi, devletlerarası antlaşma ve sözleşmeler arasında özgün bir yere oturmaktadır. Boğazlar açısından ikame ettiği sözleşme ve antlaşmalara nazaran da süresi bağlamında farkını koymaktadır. Montrö’nün Türkiye Cumhuriyeti açısından önemi basitçe, Çanakkale Antlaşması’yla başlayan süreçten itibaren devletlerarası mücadelelere sebep olan boğazların egemenliği meselesinin, Türkiye’nin arzu ettiği biçimde kapatılması ve boğazların tam kontrolünün Türkiye Cumhuriyeti’ne geçmiş olmasıdır. Bugün kurulacak olan karargâh boğazların yeniden bir iktidar savaşına sahne olacağı fikrini doğurmaktadır. Türk karasularında Türk gemilerine yapılan saldırıların, İstanbul Boğazı’nda kurulacak NATO karargâhıyla birlikte akla getirilince neye delalet ettiği meydana çıkmaktadır. Montrö’nün resmî olarak tasfiyesi şu aşamada egemenlik tartışmasını doğuracağından, fiilen bypass edilmesi daha makul gözükmektedir.[3]
Yazının ilk satırlarında, İstanbul’un, AKP’nin iktidara gelişi ve bunu takiben iki yıl sonraki NATO zirvesinin düzenlendiği 20 küsur yıllık bir vadeden bu yana finansal merkeze dönüştürülme projesinin varlığından söz etmiştik. Sıkı kamu maliyesi, özelleştirmeler, tarımda sübvansiyonların ortadan kalkması, AKP ile birlikte Cumhuriyet döneminde görülmemiş biçimde yabancı sermaye girdisine yol açmıştı. Bütün bu göstergeler, 2023 yılında açılışı yapılan IFM’ye çıkan kapılar olarak yorumlanabilir. IFM projesi, kısa vadede akıl edilip hayata geçirilmiş alelâde bir fiziksel yapıdan ibaret değildir. 2017 tarihinde SETA tarafından projeye istinaden bir rapor hazırlanmış, diğer finans merkezi şehirlerle karşılaştırmalı biçimde İstanbul’un ilgili proje bazında hedefleri ortaya konmuştur. SETA raporuna göre IFM, inşa edilecek belirli bir mesken olmaktan ziyade, şehirdeki finans merkezlerine yenilerinin eklenmesiyle birlikte oluşacak entegre bir yapılanmayı ifade etmektedir. IFM’in amacı İstanbul’a bir finans merkezi kazandırmak değil, İstanbul’u finansallaştırmaktadır. IFM projesi yerel ve genel idarenin ortaklığında İstanbul’a finans yoğun bir kimlik kazandırmak çabasına tekabül etmektedir. Yine aynı raporda, o günün rakamlarıyla, liderliğini İran’ın üstlendiği İslamî finans sektöründe Türkiye’nin potansiyelinin altında kaldığı, IFM projesiyle birlikte bu alanda mesafe katedilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. IFM ile birlikte faizsiz bankacılık olarak adlandırılan katılım bankacılığının üç kat büyümesi yönünde bir beklenti paylaşılmakta, Türkiye’nin, İslamî finans alanında merkez olacaksa enstrümanlarını çeşitlendirmesi gerektiği bildirilmektedir. IFM ve Varlık Fonu’nun birlikteliği önerilmekte, bu yolla finans piyasalarının gelişiminin desteklenmesi talebi iletilmektedir.[4] ABD/İsrail-İran Savaşı’nın Batı Asya’da yarattığı yıkım, İstanbul’un finans merkezi olarak işlenmesi hususunda birtakım olanaklar sunmaktadır. Hem coğrafî hem kültürel hem de demografik gerekçelerle bölgede İstanbul’un yegâne rakibi pozisyonundaki Dubai’nin kolayca yerle bir edilebilecek kadar savunmasız olduğunun İran füzeleri vasıtasıyla teşhir edilmesi, eksenin İstanbul’a kaymasını sağlayabilecektir. Bu veriler, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı, Türkiye’nin finansal açıdan merkezîleşme ve transit ticarette küresel durak olma hedefleriyle birleşmektedir. SETA raporunda da şikâyet edildiği üzere mevcut hedeflere uygun olmayan vergi mevzuatının da yeniden düzenlenmesi muhtemeldir. Vergide uhrevileşme yakın gözükmektedir. İlgili SETA raporunun 2017 yılında, dönemin Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ünse 2021 yılında sözünü ettiği finans mahkemeleri de bu bağlamda okunmalıdır.[5] Bir benzeri Dubai’de de mevcut olan bu tür mahkemeler, ilhamlarını mevcut oldukları memleketlerin iç hukukundan değil, finansın merkezi Londra’dan temin etmektedirler.[6] Finans merkezi olarak İstanbul’un ve Türkiye’nin NATO ordu ve karargâhlarıyla donatılması yine Dubai’nin durumuyla karşılaştırılınca anlam kazanmaktadır. Açık biçimde görülmektedir ki, İstanbul finansal açıdan önem kazandıkça askerî açıdan tahkimat ihtiyacı da kendisini dayatmaktadır. Aynı anda NATO belirlenimli askerî gelişmeler ve uluslararası finans çevrelerinin dikkatlerini Türkiye’ye çevirmeleri tesadüfen gerçekleşmemiştir.[7] Yaklaşan NATO zirvesi ve bölgesel gelişmeler, Türkiye’nin arayışlarını ve bölgesel güç olarak hareket edebilme kapasitesini test etmektedir.
Emre Çayırova
7 Nisan 2026
Dipnotlar:
[1] Buse Söğütlü, “77 yıl önce bugün kuruldu; belkemiği ABD, NATO’yu en derin krizine sürüklüyor: Ankara Zirvesi öncesi ‘yeni NATO’ için 4 senaryo”, 4 Nisan 2026, T24.
[2] Osman Gazi Kandemir, “Adana’da bir NATO kolordusu neden kuruluyor?”, 1 Nisan 2026, Independent Türkçe.
[3] Cahide Hayrunnisa Çiçek, “1774’den Montrö’ye Türk Boğazlarının statüsü ve günümüze yansımaları”, 1 Haziran 2021, Independent Türkçe.
[4] Erdal Tanas Karagöl, Yusuf Emre Koç, Mehmet Kızılkaya, İstanbul’un Finans Merkezi Olma Arayışı, 2017, SETA.
[5] “Finans mahkemeleri geliyor”, 25 Kasım 2021, Yeni Şafak.
[6] Onur Şahinkaya, “Dubai Model Finans Mahkemelerinin Ekonomi Politiği”, 27 Şubat 2026, Sosyalizm.
[7] “Türkiye’ye uluslararası yatırım yağacak: Dolmabahçe zirvesinde dünya devleri yer aldı”, 31 Mart 2026, Türkiye.