Loading...

Ajax Operasyonu Dersleri


Amerikalılar kendi komplolarına “Ajax Operasyonu” adını vermişlerdi; klasik kökenleri bir başarı hikâyesi anlatmıyor olsa bile, en azından Woodhouse’un akademik kimliğine hitap eden bir ad olmalıydı bu. Ajax, Aşil’den sonraki en cesur savaşçıydı, fakat bir delilik nöbeti geçirip kendisini öldürmüştü; Amerikalıların Musaddık’tan sonrası için kafa yorması gereken bir akıbetti doğrusu. Müteakip yıllarda Ortadoğu, daha şevkli ‘rejim değişikliği’ harekâtlarına sahne olacaktı; Pentagon’daki bir avuç neo-muhafazakâr da, ‘Irak’a Özgürlük Operasyonu’na kalkışmadan önce 1950’lerin tozlu arşivlerini açıp Ortadoğu liderlerini devirme derslerini çalışmış olmalı. Fakat Postal/Ajax Operasyonu’nun, alenen petrolle alâkalı olmasına karşın, ne İran’a ‘demokrasi’ getirmek ne de Ortadoğu’nun haritasını değiştirmek gibi bir niyeti vardı. Halk arasında sevilen, ama biraz da yıpranmış olan Musaddık’ın temsil ettiği “demokrasi”, Washington ve Londra’nın destek vermek istediği türden bir demokrasi değildi. Dertleri, ucuz yoldan rejimi değiştirmekti.

Proje, Başkan Truman’ın pek ilgisini çekmemişti, fakat 1953’te Eisenhower Beyaz Saray’a geldiği sırada, Amerika çoktandır Musaddık’ın Sovyetler’in safına geçmesinden korkmaktaydı. Operasyonun CIA kanadını, tanıdık bir isim, Kermit Roosevelt (bir gözünü korsanlar gibi kapatan eski başkan Theodore’un torunu) yürütüyordu ve kurbanı, Saddam Hüseyin’in zıddıydı. “Hiçbir ülke, diktatörlüğün gölgesi altında ilerleyemez,” diyordu Musaddık, yarım asır sonra George W. Bush’un ağzından çıkmasını bekleyebileceğiniz kelimelerle. Fakat Musaddık’ın, lrak’ın müstakbel diktatörüyle bir ortak noktası vardı; uluslararası hasımlarının uzun zamandır yürüttüğü bir şahsi yıpratma kampanyasının hedefiydi o da. ‘Sarı’ yüzünden, burnunun nasıl sürekli aktığından söz ediliyordu. Fransız yazar Gerard de Villiers, Musaddık’ı, ‘keçi gibi kıvrak, baş belası bir güdük’ diye niteliyordu. Öldüğünde New York Times, ‘kabine toplantılarını arkasına üç yastık koyup yatakta otururken ve damarlarına Amerikan kanı naklederken yaptığını’ iddia edecekti. Doğruydu, Musaddık Avrupa eğitimi almış, pembe pijamalar giyen ve parlamentoda gözyaşlarına boğuluveren bir aristokrattı. Fakat gerçek bir demokrattı (son derece saygın bir diplomatlık ve milletvekilliği geçmişi vardı); Şah’ın tiranlığına karşı çıkışı ve daha fazla petrol tavizi vermeyi reddetmesi, lideri olduğu Ulusal Cephe’ye kitlesel destek kazandırmıştı. Woodhouse Tahran’a vardığında (resmî sıfatı Britanya büyükelçiliğinin ‘enformasyon yetkilisi’ydi), İran zaten felâketin eşiğine gelmiş durumdaydı. AIOC ile pazarlıklar çökmüştü; Woodhouse AIOC yetkililerinin ‘sıkıcı, domuz kafalı ve tahammül edilmez’ olduğunu teslim ediyordu. Woodhouse’a göre, Britanya elçisi de ‘dul kızkardeşinin sözünden dışan çıkmayan kılkuyruk bir müzmin bekârdı.’ ABD elçisine gelince, Demokrat Parti’ye yaptığı bağışların ödülünü fazlasıyla almış bir kodamandı.[1] “Yapmam gereken ilk iş İran’a bir uçak dolusu silâh sokmaktı,” dedi Woodhouse. Irak hava üssü Habbaniye’den (on yıllar sonra bu üs Saddam Hüseyin’in savaş uçaklarına, ardından Amerikan işgal ordusuna ev sahipliği yapacaktı), yanında milyonlarca İran riyaliyle birlikte uçağa binmiş ve paraları gizli bir yerde Raşidyan kardeşlere vermişti. Darbeyi yapacak kitleyi onlar örgütleyecekti. Silâhlar da o kitleye dağıtılacak, Sovyetler Birliği’nin İran’ı işgale kalkışması durumunda Ruslarla savaşmak için kullanılacaktı.

Woodhouse devam etti: “Zagros Dağları üzerinden geçip Tahran’a indik. Silâhların büyük kısmı tüfek ve tabancaydı. Bir kamyonla kuzeye doğru yol aldık, kontrol noktalarından kurtulmak için yan yolları kullandık. Durdurulursak bütün plân suya düşebilirdi. Silâhları emrimdeki adamların kazdığı çukurlara gizledik. Ve bildiğim kadarıyla o silâhlar hâlâ kuzey İran’da bir yerlerde gömülü. Sovyetler Birliği ile bir savaş çıkacağı ihtimali üzerinden hareket ediyorduk. Fakat bir noktaya açıklık getirmeliyim. Tahran’a ilk gönderildiğimde görevim Musaddık’ı devirmek değildi. Aslında Tahran’daki Britanya elçiliğinde bu görev başka birine, Robin Zaehner’e aitti. Çok iyi bir arkadaştı, çok zekiydi, fakat çok da tuhaf bir adamdı. Görevi Musaddık’ın işini bitirmekti. Zaehner işi kotaracağından umudu kesip Tahran’dan ayrıldıktan sonra görev bana verildi.”

Daha sonra Oxford’da Doğu Dinleri Profesörü olan Zaehner, Malta’da üslenip, Britanya’nın komünist Arnavutluk’ta rejimi yıkmak yönündeki felâketle sonuçlanan girişiminde rol almış ve Amerikan ajanlan tarafından operasyona ihanet etmekle suçlanmıştı (Woodhouse buna asla inanmıyordu); şimdi de Şah’ı iktidara taşımakla görevlendirilmişti. Raşidyan biraderleri bulan Zaehner’di; iki kardeş, İkinci Dünya Savaşı sırasında İran’da Almanya nüfuzuna karşı faaliyet yürütmüştü. İran, Britanya elçilik çalışanlarını Tahran’dan kovma noktasına gelmiş, bunun üzerine Woodhouse, CIA’nın başkentteki şefiyle irtibata geçmişti: “Roger Goiran gerçekten hayran olunacak bir meslektaştı... bir Fransız ailesinden geliyor, birçok dil biliyordu... son derece zeki ve hoştu... çekici bir eşi vardı... Musaddık bizi ülkeden çıkarırken yeri doldurulamaz bir müttefik oldu benim için.” Londra’ya döner dönmez Woodhouse plânlarını Washington’daki Amerikalılara açtı: Raşidyanlar, muhalif asker ve polislerden, milletvekillerinden, mollalardan, editörlerden ve pazardan toplanan ayaktakımından oluşan bir orduyla Tahran’ın kontrolünü ele geçirecek, bu arada aşiret liderleri de büyük kentleri alacaktı (tabiî Woodhouse’un parası ve gömdüğü silâhlarla donatılacaktı bu ordu).

Musaddık, AIOC ile anlaşmaya varmak yönündeki son teklifleri reddedip (çoktan İran’ı terk etmiş olan) Şah’ı tehdit etti; işte bu andan itibaren kaderi de çizilmiş oldu. Roosevelt gizlice İran’a giderken, Woodhouse da Şah’ın kızkardeşi Eşref’le İsviçre’de bir araya geldi ve kardeşini tahta çıkmak konusunda ikna etmesini istedi. Bu arada Şah’ın kendisi de, ünlü General H. Narman Schwarzkopf’tan (1991’deki Körfez Savaşı’nda Irak’a karşı ABD güçlerine komuta edecek olan Narman Schwarzkopfun babası), aynı talebi içeren gizli bir mesaj almıştı. Şah süper, güç müttefiklerinin isteklerine riayet etti. Musaddık’ı başbakan olarak tanımadığını belirten bir ferman yayımladı; Musaddık bu fermana uymayı reddedip Şah yanlısı Albay Nimetullah Nasiri’yi tutuklayınca, hemen o gün Tahran sokakları Roosevelt ve Woodhouse’un satın aldığı ayak takımıyla doldu.

Woodhouse yaptıklarından hiç pişman olmamıştı: “Tümüyle Musaddık’ın hatasıydı. Şah’ın fermanıyla görevi bırakması emredilmişti. Kendi haydutlarını seferber etti ve kan dökülmesine tamamen o sebep oldu. Biz kan dökülmesinden yana değildik ve yandaşlarımız plâna göre hareket etti. Hiçbir şey yapmadan seyirci kalabilir miydik? Musaddık ve mollalar arasındaki ilişkiler ne olacaktı? İşler sadece daha kötüye gidecekti. AIOC faaliyetine tekrar başlamayacaktı. Ve Şah, yirmi beş yıl sonra değil, daha o zaman devrilecekti.”[2]

Emekli evinde hâlâ iki yıl önce ölen eşi Davina’nın yasını tutan Woodhouse, şimdilerde zihnini, modern Yunanistan tarihini, eski dostu ve meslektaşı Panayotis Kanellopoulos ile birlikte İngilizceye tercüme ederek canlı tutuyordu.[3] Onu görmek kolaydı, âdeta beşinci Baron Terrington oluvermiş kibar bir ihtiyar, romantik bir tarihî şahsiyetti. Neticede karşımda duran adam Churchill ve Eden’ı, CIA’nın en tepesindeki adanılan tanıyordu. Fakat darbeler tezgâhlayan Britanya ajanları vicdansız, amansız insanlar olabiliyordu. Konuşmamızın bir noktasında Woodhouse kendi duygularından bahsetti. “Kendimi övmek istemiyorum,” diyordu. “Fakat hiçbir zaman, Alman işgali altındaki Atina’da da Tahran’daki operasyon sırasında da, korkmadım. Paraşütle atlamaktan korkmadım, yanlış bir yere indiğimde bile. Yapmak zorundaydım ve yaptım. Ve geçmişe dönüp baktığımda ürperiyorum. Tehlike beni hep büyülemiştir, tehlikedeyken yapılan keşifler beni büyülemiştir.” Bu şahsi değerlendirmenin karanlık tarafları olduğunu biliyordum. Woodhouse otobiyografisinde, İkinci Dünya Savaşı’ndaki Yunanistan görevi sırasında İtalyan pasaportu taşıyan ve Mihver ülkeleri için çalışan bir çingeneyi yakalamalarını anlatıyordu. İki Yunanlı gerilla lideriyle birlikte (Napoleon Zervas ve Aris Velokhiyotis) bir divanı harp kuruvermişlerdi. “Sonuç kaçınılmazdı,” diye yazıyordu Woodhouse. “Bir mahkûmun başında bekleyecek insan gücümüz yoktu; elimizden kaçırma riskini de göze alamazdık. Köy meydanında asıldı.”

Woodhouse o genci düşünüyor muydu hâlâ? Bu soruyu, konuşmamızın sonunda, dışarıdaki fırtına kütüphane penceresine kâr savururken, nazikçe sordum. Uzun bir sessizlik oldu ve Woodhouse başını ağır ağır salladı. “Korkunçtu; kendimi çok kötü hissettim. O sahne hâlâ arada bir gözümün önüne geliyor. Zavallı bir gençti. Aslında pek bir şey de anlatmadı, çok sarsılmıştı. Bir tür zekâ geriliği de vardı. Asılırken oradaydım. Bir ağaca asılmıştı. Altındaki sandalyeyi çekiverdiler. Sanırım can vermesi uzun sürmedi, ne kadar sürdüğünü tam olarak bilmiyorum. Sadece birkaç yüz kişiydik, işgalin ilk zamanlarıydı. Gitmesine izin verseydik İtalyanlara bütün bildiklerini anlatacaktı... Bizi köy köy takip etmişti. Zaten ondan sonra Zervas’a esir almamasını söyledim.”

Tahminimce Woodhouse İran darbesini de aynı soğukkanlılıkla tertiplemişti. Musaddık’ın yanı sıra Ayetullah Ebul Kasım Kaşani’yi bertaraf etmek için de çok az zamanı vardı. Kaşani, Humeyni’nin habercisiydi (ondan daha ılımlıydı); Britanyalılara muhalefetiyle milliyetçi bir itibar kazanan, fakat Musaddık’la hemen ittifaka girmekten kaçınan bir din adamıydı. Kaşani, Woodhouse’un pek umurunda değildi. “O aslında kimsenin ciddiye almadığı biriydi, milletvekili olup meclise girmişti, ki bir ayetullah için tuhaf bir şeydi bu. Güçlü bir tabanı yoktu… Kaşani yalnız biriydi. Herhangi bir kitle hareketine önderlik edecek hâli yoktu. Sadece bir ayrıntı, bir baş belasıydı.” Fakat aynı fikirde olmayanlar da vardı. Anlatılanlara göre Kaşani ‘İslam demokrasisinden’ bahsediyordu. ‘Tepeden tırnağa korkusuz, ödünsüz, hiçbir şahsi menfaat gözetmeyen bir adamdı... Bu nitelikleriyle birlikte tevazu ve gözü karalığı, şevkat ve mizahı, derin bilgi ve yüksek belagatı kendinde toplamıştı.”[4] Kasım 1951’de Kaşani şunları söylüyordu: “Yabancı hükûmetlerin içişlerimize müdahale etmesini istemiyoruz... ABD Britanya politikasını takip etmekten vazgeçmelidir. Aksi takdirde, genelde dünyanın, özelde İran’ın gözünde nefret kazanmaktan ve prestijini kaybetmekten başka eline hiçbir şey geçmeyecektir.” Elli iki yıl sonra Tony Blair, Amerika’nın Irak politikasını takip ettiğinde, Ortadoğu’dan tam da bu minvalde uyarılar gelecekti.

Woodhouse bir noktada haklıydı: Musaddık’ın devrilmesinden ve takiben yargılanmasından sonra (üç yıl hapis cezası alacak, on yıl sonra, ev hapsinde tutulurken ölecekti) Kaşani kendi köşesine çekilmişti. Woodhouse, Ayetullah’ın Şah’a geri dönüşünü kutlayan bir telgraf gönderdiğini de hatırlıyordu. Fakat 1953’te Musaddık iktidarını ve İran’ın bağımsızlığını sona erdiren askerî darbe, 1979’un devrimcileri için acı bir ders olacaktı. Eğer Şah günün birinde tahttan indirilecekse, anayasal haklarla meşgul olunamazdı, yarım önlemler alınamazdı, İran’da Batı iktidarını yeniden tesis edecek tek bir karşı devrimci bırakılamazdı. Sonraki devrim beş binden çok daha fazla cana mâl olacaktı; nihai, mutlak ve affetmeyen bir devrim olmak zorundaydı bu. Casuslar ve onların kukla rejimi, bir kerede ortadan kaldırılmalıydı.

Robert Fisk

2005

[Kaynak: Büyük Medeniyet Savaşı: Ortadoğu’nun Fethi, çev. Murat Uyurkulak, İthaki Yayınları, 2011, s. 103-106.]

Dipnotlar:

[1] Saddam Hüseyin’in sonradan canavarlaştırılmasına tanık olanlar şunu da bir kenara not etsin: ABD büyükelçisinin halefi Loy Henderson, Dışişleri Bakanlığı’na Musaddık hakkında, ‘vahim ve tehlikeli bir durumla, Ruslarla ittifaka hazırlanan bir deliyle karşı karşıyayız,’ diye yazıyordu. Rusların yerine El-Kaide’yi, mektubun altındaki Henderson isminin yerine de 2002’deki Başkan Bush’u veya Başbakan Blair’i koyabilirsiniz.

[2] CIA 1997’de, hiç de şaşırtıcı olmayan bir açıklama yaparak, Musaddık darbesi hakkındaki bütün belgelerinin 1960’ların başında imha edildiğini öne sürdü; 1993’te İran’la ilgili belgelerin kamuoyuna açıklanacağına dair açıkça söz veren CIA şefi James Woolsey’e göre, ‘Amerikan halkının inancına yönelik korkunç bir suistimal’di bu. Bir CIA tarihçisi de, 1960’ların başında kurumda ‘bir imha kültürü’ olduğuna dikkat çekiyordu.

[3] 2001’de öldüğünde, Woodhouse’un savaş dönemi kariyeri hatırlandı sadece. Independent’taki anma yazısında (26 Şubat 2001), İran’da çevirdiği dolaplara hiç değinilmedi.

[4] Bu aşamada, gelecegin Şah’a muhalefet eden Ayetullah Humeyni’si yoktu henüz ortada. Amerikalı akademisyen James A. Bill’in yazdığına göre, İran İslam Devrimi’nin müstakbel liderinin, dönemin önde gelen Şiî din adamı Ayetullah Muhammed Hüseyin Burucirdi’den, Şah’ın siyasî sistemini desteklemesini isteyenlerden biri olduğuna dair söylentiler vardı. 1979’da hayat hikâyesini yayımlayan İran gazetelerinin, Humeyni’nin çeyrek asırdan fazla bir süre önce yürüttüğü faaliyetlere tek satır atıfta bulunmaması manidardı.