Güney Doğu Asya, emperyalist Çin ile ABD arasında sık sık sürtüşmelere neden olan, bir dünya savaşına sahne olma olasılığı en yüksek bölgedir. ABD emperyalizmi, coğrafî olarak çok uzaklarda olmasına karşın, bölgede Çin’in komşusu konumunda bulunuyor. II. Paylaşım Savaşı sonrasında ABD emperyalizmi, hem Sovyetler Birliği’ne karşı bir güvenlik sağlamak hem de deniz aşırı pazarları garantiye almak ve ham maddelere ulaşmak için bölgeye geldi. Günümüzde, ekonomik açıdan bölge ülkeleri için ABD’nin yerini Çin almış bulunuyor. Güvenlik açısından ise ABD, bu kez de Çin yayılmacılığına karşı güvenlik sağlayıcı rolünü sürdürüyor. Bu konumu çerçevesinde, ABD’nin Japonya, Güney Kore, Filipinler, Tayland, Avustralya gibi ülkelerde konuşlanmış 375 bin askeri bulunuyor.
Bu büyük silâhlı gücün hemen yanı başında bulunan stratejik rakibi Çin, kıyılarında, özellikle Güney Çin Denizi kıyılarında stratejik derinlik oluşturmaya çalışıyor. Çin bu doğrultuda, Güney Çin Denizi’nin büyük bir bölümü üzerinde tarihsel gerekçelerle hükümranlık iddia ediyor. Bu iddia nedeniyle, Çin’le, bu denize kıyısı olan ve Vietnam’la geçmişte savaşa kadar giden Malezya, Brunei, Filipinler arasında anlaşmazlıklar bulunuyor. ABD’nin tanımladığı bu hükümranlık alanını tanımıyor.
Çin, komşu ülkelerin itirazlarına karşın, 2014 başlarından bu yana, Güney Çin Denizi’nde hükümranlık iddia ettiği bölgede kayalıklar, kumullar ve deniz yüzeyinin hemen altındaki coğrafî oluşumlar üzerinde yapay adacıklar oluşturuyor ve bunların etrafındaki 12 millik alanları karasuları kapsamına alıyor. Bu adacıkların bazılarının üzerinde havalimanları yapılıyor, bazılarına ise radar ve füzeler yerleştiriliyor. Bir tür sabit uçak gemisi işlevi görerek Çin’in peşinde olduğu stratejik derinliğe katkı yapacak bu adacıkların oluşturulmasına ABD karşı çıkıyor. Çin, Vietnam’a Paracel ve Spratly adaları üzerinden, Endonezya’ya Natuna adaları üzerinden; Laos, Tayland ve Kamboçya’ya Mekong Nehri’nde baraj inşaatı üzerinden; Brunei, Malezya ve Filipinler’e karşı Spratly adaları üzerinden, Japonya’ya karşı Senkaku adaları ve çevre denizler üzerinden yayılmacı baskılar yapıyor. Çin, bu yayılmacı politikalarıyla, komşularını tek tek ABD’nin kucağına atıyor.
Çin bugün dünyanın gündemindeyse ve ABD ile hegemonya mücadelesi içindeyse bu, ABD ve Avrupa ekonomileri durgunluğa girmişken ülke ekonomisinin görülmemiş bir hızla büyümesi nedeniyledir. Çin, kapitalist ekonomiye geçiş sürecinde kırk sekizinci yılını doldurdu. Ülke ekonomisi Kovid-19 salgınına kadar yılda ortalama %10’a yakın büyüdü. Lâkin 2015’den itibaren Çin’in büyüme hızı düşmeye başladı. 2025 senesinde %5 büyüdü. 2026 için hedeflenen ise %4,5. 2010 yılında, ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna geldi. Satın Alma Gücü Paritesi kullanıldığında ise Çin ekonomisi GSYH’siyle ABD önünde dünyanın en büyük ekonomisi.
Çin’in ekonomik büyüme hızında eski oranları tutturması, neoliberal sistemin devam eden krizi şartlarında zor görünüyor. Bunun birkaç nedeni var. Örneğin, yerel hükûmetin gereğinden çok birikmiş borçları yüzünden büyümesi devam edemez. Daha genel olarak, geri kalmış ekonomiler ilk kez kalkışa geçtiklerinde doğal olarak şöyle bir evrim geçirirler: Evvela çok hızlı bir büyümeye doğru hızlanırlar ve bunun arkasından kademeli bir yavaşlama gelir. Bu tipiktir çünkü kırsal kesimden gelen işsiz ve yeterli derecede çalıştırılmayan kesim giderek azalır. Şimdi olduğu gibi ağır sanayi alanlarında yarı nitelikli veya niteliksiz işçilerin eksikliği nedeniyle yaşanan ücret artışları enflasyona neden olur ve hızlı büyümenin devamını engeller. Daha basit olarak, Çin’in büyümesi ihracatından dolayı sürdürülüyorsa (iç talebi sınırlayan tasarruf oranlarının çok yüksek oluşundan dolayı) yüzde 9’luk yıllık büyümeler, ihracat yapılan pazarlar çok daha yavaş büyüdükleri taktirde uzun süre sürdürülemez ve belki de tamamen durur.
Çin, hızlı büyüyen ekonomik ve askerî gücünün yanında, denizler üzerindeki aşırı büyük hak iddiaları ile tehdit ettiği bölge ülkelerini korkutuyor. Artan askerî gücünü, kıymetli deniz kaynaklarını (Ada suları civarında petrol ve doğalgaz yatakları var) komşularının elinden almak için kullanacağından endişe ediyorlar. Nitekim Paracel ve Spratly adaları sorununda bunun pek de hayali bir tehdit olmadığı görüldü. Çin’in Güney Doğu Asya’da sermaye yaratan rolü, bölge halklarında geleneksel olarak, sömürgeleştirildiklerine ilişkin bir ön yargı da oluşturmuştur.
Egemenliklerinden endişe duyan, Çin’in uzun vadede ortaya çıkabilecek yayılmacılığına karşı koymaya çalışan bölge devletlerinin hükûmetlerinin hepsi, başta Japonya, askerî yeteneklerini nispi olarak artırmak dâhil, kendilerini güçlendirici önlemler alırken, bir yandan da Avustralya’nın öncülüğünde stratejik hedefi Çin’in yayılmacılığına karşı koymak olan bölgesel iş birliği ve güvenlik anlaşmaları yapıyorlar.
Askerî güç açısından ABD ve Çin farklı liglerde yer alıyorlar. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün verilerine göre, bu alanda, dünyada bir numara olan ABD’nin 2019 yılı askerî harcamalarının tutarı 730 milyar, ikinci olan Çin’inki ise 260 milyar dolardı. ABD’nin deniz gücü açısından da hava gücü açısından da Çin’e karşı büyük bir üstünlüğü bulunuyor. Dolayısıyla mevcut konjonktürde Çin’in askerî olarak ABD’yle küresel bir mücadeleye girmesine olanak bulunmuyor ancak aynı şey bölgesel bir mücadelede geçerli değil.
Konuyu bağlarken Tayvan ve Japonya’ya da bir paragraf açmak gerekiyor. Çin Halk Cumhuriyeti’nin Tayvan konusundaki yaklaşımı, uzun soluklu bir çabayla, birleşmeye ikna etmeye çalışmak ancak Tayvan direnirse zora başvurmak olarak tanımlanıyor. Tayvan’ın Çin’in parçası olması demek, enerji nakil yolu olan stratejik Formoza Boğazı’nın güvenceye alınması ve daha da önemlisi, dünya lideri TSMC de dâhil, Tayvan’ın entegre devre sanayisinin de Çin’in parçası olması demek olacak ki bu da Çin’in en büyük teknolojik bağımlılık sorununu büyük ölçüde çözecektir. Japonya’ya gelince, Japonya’nın Çin politikası ve onun karşıtı ABD politikası son yıllarda değişkenlik gösterdi. 2008’den sonra ABD’nin düşüşe geçmesiyle birlikte Çin’in sunduğu ekonomik fırsatlar, Japon elit tabakasını Washington’dan uzaklaşma pahasına Pekin ile daha yakın ilişki kurmaya sevk etti. Japonya, azalan ve yaşlanan nüfus ile orta güçte bir devlet olmaya doğru gidiyordu. Bunu ancak hegemonyacı olmayan Çin’in güvenlik çemberi içinde kalmak önleyebilirdi. Fakat bütün bunların hepsi 7 Eylül 2010’da Senkaku balıkçılık sahalarına tecavüz olayı ile aniden değişti. Bu olay Çin niyetinin altında yatan endişeleri ortaya çıkaran bir etki yarattı. Olay sonrası açıkça belli oldu ki Japonlar Çin’e karşı tutumlarını gözden geçirmeliydiler. Bu ilişki iyi niyet ziyaretleri ve sempatik görünerek düzeltilemezdi. Japonya askerî harcamalarını iki katına çıkardı ve Nisan 2011’de Japon-ABD merkeziyetçiliğini benimseyerek bütün Doğu Asya’yı içine alan ittifak arayışı içine girdi. Günümüzde de Çin-Japon ilişkileri ısınıyor. Çin’in Tayvan politikası nedeniyle Japonya’nın ultra muhafazakâr Başbakanı bayan Sanai Takaichi, Çin’e karşı el yükseltiyor. Tarihsel ve stratejik çerçeveden bakıldığında, Tayvan’ın Çin ile birleşmesinin Japonya açısından varoluşsal bir tehdit oluşturacağı fikri yanlış değildir. Olası bir Çin-Tayvan birleşmesinde Japonya’nın ticaret yolları kesintiye uğrayacaktır. Zira Japonya’nın, petrol ithalatının %95’i, genel ithalatının ise %32’si Tayvan Boğazı üzerinden geliyor. Dolayısıyla Çin’in Tayvan hamlesine Japonya seyirci kalmayacak, muhtemelen sıcak temas yaşanacaktır.
ABD hegemonyası gerilerken, Çin ekonomik ve askerî olarak çok hızlı bir şekilde gelişiyor ve dış politikası da saldırganlaşıyor. ABD, gerileyen hegemonyasını tekrar tesis etmek için yapılması gerekenleri 2025 Askerî Güvenlik Stratejik Belgesi’nde ilân etmiş bulunuyor. Buna göre belgede tek dış tehdit olarak Çin gösteriliyor. Çin’i kuşatmak için bütün kıtalarda, güç de dâhil olmak üzere her yöntemin deneneceği zikrediliyor. Nitekim III. Paylaşım Savaşı’nın ayak sesleri olan günümüzün bölgesel vekâlet savaşlarında bunu görüyoruz. Denebilir ki ABD-Çin arasındaki III. Paylaşım Savaşı’na bir adım kaldı. Son 500 yılda, dünyada yeni bir gücün yükselerek egemen güce yaklaştığı 16 durumun 12’sinde sonuç savaş olmuştur.
Ahmet Hulusi Kırım
6 Nisan 2026