Loading...

Hangi Enver?


Türkiye Cumhuriyeti’nin, emperyalist çatlakların arasındaki sızıntılardan faydalanarak kendisini bölgesel bir güç biçiminde üretmek gayesiyle iç cepheye yönelik olarak gerçekleştirdiği ideolojik tahkimat, birtakım tarihsel kişiliklerin, tarihin belirli bir bölümünde edindikleri görünüm üzerinden dolaşıma sokulmasını, devletin burjuvazi adına oturduğu politik zemini ve oluşturduğu gelecek tahayyülünü toplum nezdinde meşru göstermek amacıyla araçsallaştırılması ihtiyacını doğurmuştur. Dolaşıma sokulan figürler, tarihsel bağlamlarından koparılmış ve günümüzde devletin ihtiyaçları neyse, ona göre yeniden kodlanmıştır.

Fikir, Türkiye Cumhuriyeti’nin beka problemi yaşadığıdır. Bugün yoksulluğa ve köleleşmeye itiraz etmek, devletin varlığını tehlikeye atmak ve içinde olunan evin çatısını yıkmaya çalışmakla eş değerdir. Gerçekte olansa; çatısı akan, duvarları dökülmüş evlerin; yoksul, çelimsiz çocuklarının, kâr maksimizasyonu uğruna devlet eliyle MESEM’lerde çalıştırılması, distopik filmleri andıran bir çocukluk serüveninden sağ çıkabilirse şanslı sayılmasıdır. Devlet bir kere kutsandıktan, var olmanın koşulu hâline geldikten sonra, artık meşruiyetini kendisinden alan tanrısal bir varlık hüviyeti kazanır. O vakitten sonra onun günah defteri her daim beyaz bir sayfadan ibaret olacaktır. Oraya kayıt düşmeye kalkmak; işlenmiş en büyük günaha, edilmiş en affedilmez küfre tekabül edecektir.

Sınıfsal özünden ve toplumsal/tarihsel varoluşundan arındırılarak amaçsallaştırılmış devlet mekanizmasına dair mitler yaratmak ve bazı tarihsel şahsiyetleri göreve çağırmak hususunda en dikkat çekenlerden bir tanesi; dünyada politik ve askerî dengelerin en ciddi biçimde sarsıldığı, I. Dünya Savaşı’nın çıktığı ve neticesinde de imparatorlukların tasfiye edildiği momentte Osmanlı Devleti’nin tepesinde bulunan Enver Paşa’nın günümüzde yeniden ve yeniden kurgulanmasıdır. Enver Paşa mağlup bir kumandan, gıyabında idamlık bir savaş suçlusu olarak vatanından uzakta bir coğrafyada, anti-sovyetik Basmacı Hareketi’ne eklemlendikten sonra Kızıl Ordu tarafından öldürülmüştür. Sondan başlamak elzemdir, zira bu yazının amacı Enver’in tarihini yeniden kurgulamak, yaratılan “alternatif Enver’ler evreni”nin boyutlarını genişletmek değildir. Lâkin söz konusu olan Enver’in birtakım çevreler tarafından ideolojik ve politik amaçlarla yeniden kurgulanması ve araçsallaştırılmasıysa, onun tarihine ve araç olarak Enver ile onun koşulduğu amaçların tezatlığına dair bazı sözler söylemek gerekecektir.

Enver, memur babanın asker çocuğudur. Onun tarihindeki belirleyici olaylardan bir tanesi, memuriyetinden dolayı babasının Manastır’a tayin edilmesidir. Manastır, Enver’in askerî okula başladığı ve kurmay eğitimi alarak yüzbaşı sıfatıyla görevini ifa etmeye başladığı memlekettir. Bugün bile merkezî önemini yitirmemiş olup, başta Türkiye ve İngiltere olmak üzere birçok ülkenin elçiliğine ev sahipliği yapmasıyla bilinmektedir. Makedonların Bitola dedikleri bu şehirde, Manastır Askerî İdadi’sinde, başta Mustafa Kemal, Enver ve Resneli Niyazi olmak üzere, birçok ünlü İttihatçı ve Türk/Osmanlı asker-devlet adamı yetişmiştir. İttihat ve Terakki’nin Manastır’ı yuva bellemesi kuşkusuz tesadüf değildir. İttihat ve Terakki, askerî okul ve bürokrat temelli grupların kurduğu bazı yapıların birleşmesiyle meydana gelen siyasî bir harekettir. Hareketin, Selanik’in henüz Osmanlı’nın elinden çıkmadığı dönemde merkezî idarenin baskıcı tutumundan uzakta, kaynar su gibi fokurdayan Balkan coğrafyasını iç merkez tutmasının gerekçesi, bölgenin Osmanlı jeopolitiğindeki özel öneminden kaynaklanmaktadır. Merkezden daha hızlı bir gelişme gösteren, ayaklanmacı ulusal hareketlerin Osmanlı’yı temellerinden sarstığı Balkan coğrafyası, imparatorluk mîsâk-ı millîsini korumak açısından mevzi niteliğindedir.

İslamiyet temelinde örgütlenmiş ideolojik arka plânı, hımbıl bürokratik yapısı ve dışarıya karşı tavizkar politikalarıyla Abdülhamit idaresinin imparatorluğu yıkıma götürdüğünü gören İTC çevresi, Meşrutiyet’in yeniden ilânı ve padişahin bypass edilmesi için bir kalkışma tertip etmiş ve resmî görevlisi olduğu devletin silâh depolarını patlatarak ona karşı ayaklanmıştır. Enver sahneye çıktığı esnada, Resneli Niyazi gibi kilit isimlerin komitacı avladıkları Manastır dağlarında Osmanlı Devleti’ne karşı silâhlı mücadele başlattığı, subayların çoğunu da yanlarına çekmiş olmalarından kaynaklı, Abdülhamit’in tedbir alamaz duruma geldiği ve bütün bu olan bitenlerin neticesinde Meclis-i Mebûsan’ın yeniden açıldığı, Kânûn-ı Esâsî’nin yeniden tedavüle sokulduğu II. Meşrutiyet dönemi resmen başlamıştır. Enver, “Hürriyet Kahramanı” sıfatını, kendisine maaş ödeyen devlete karşı, yıllarca dağlarda kovaladığı “siyasî eşkıyalardan” öğrendiklerini başarıyla uygulaması neticesinde edinmiştir. Devleti ele geçirme motivasyonuyla, yine aynı devlete silâh çekmekten çekinmeyen Enver’in yolunu takip ettiğini iddia eden yeni nesil milliyetçi çevrelerin, devlete iman etmenin ideolojisini, İttihat ve Terakki gibi; gözü kara, fevri, savaştığı komitacıların fikirlerinden ve pratiklerinden öğrenen, öğrendiğini de uygulamaktan çekinmeyen, Osmanlı’ya karşı dağları mesken belleyen komitacılarla mitingler düzenleyecek kadar yakınlaşan bir hareketin öncü kadroları üzerinden karakterize etmesinin yegâne açıklaması, yeni nesil milliyetçilik pratiklerinin, devletin eteklerinde ve kontrolünde hürriyet düşmanı bir akım olarak kodlanmış olmasıdır. Devlet, canlı ve dinamik bir yapı olarak geçmişinden dersler çıkartır. Konsolidasyon günlerinde olası sızıntılara karşı önlemler alır. Devlet içi klik çatışmalarının sınıflar nezdinde bir karşılığı bulunmaktadır. Enver ve diğerlerinin öncülük ettiği meşrutiyet mücadelesi, Osmanlı topraklarındaki kentli işçiler ve filizlenme aşamasını yaşayan yerli burjuvazide karşılığını bulmuştur. İttihat ve Terakki her ne kadar muvaffak olamasa ve karşıtına dönüşse de gümrük duvarlarını yükseltme, savaş şartlarında tersi şekilde vuku bulmuş olan karaborsacılıkla mücadele etme gibi birçok hususta inisiyatif alma çabası içerisine girmiştir. Bugün Enver’i temellük edip maskeleyerek yeniden piyasaya sürme çabasının ardındaki motivasyon, milliyetçi/ulusalcı çevrelerdeki olası ihtilâlci hareketlenmelere ket vurmak gayesi taşımaktadır.

Spektaküler Enver’ler evreninin bir başka penceresi de sol çevrelerin, Mustafa Suphi özelinde Enver’e atfettikleri gerçek dışı suç isnatlarıdır. Murat Bardakçı gibi aristokratik gazeteci/tarihçilerin de bilinçli katkısıyla bu isnatlar yaygınlık kazanmıştır. İddia; Enver’in Mustafa Suphi’nin katledilmesinde rol oynadığı şeklindedir. Buna dair en ufak bir maddî kanıta rastlanmamış olmasına rağmen bu iddia, dallanıp budaklandırılmakta ve sürekli tekrar edilen yalanların, bir noktadan sonra gerçek muamelesi göreceği teorisini kanıtlarcasına belirli bir çevre tarafından gerçekmiş gibi kabul görmektedir. Lâkin bugün şundan eminiz ki Anadolu’daki millî hareket, yola İttihatçılığın ideolojik ve örgütsel açıdan reddini ikrar ederek çıkmıştır.[1] Bu ortamda Enver’in bazı heveslere gark olarak Sovyetler’in desteğiyle Anadolu’ya ayak basması ve bir iktidar odağı hâline gelmesi nesnel koşullara uygun değildir. İttihatçılıkla özdeşleşmiş Enver’in, Anadolu’da, Kuvayi Milliyecilere nazaran daha makul bir ortak olacağı fikrinin Sovyetler’de hiçbir karşılığı bulunmamaktadır. Kısacası Enver’in potada olduğunu gösteren hiçbir emareye rastlanamamaktadır. Aksine maddî kanıtlar, olayın en başından beri Kuvayi Milliye’nin üst kadroları tarafından plânlanıp gerçekleştirildiğine dair yoğun şüpheler barındırmaktadır. Süreç boyunca Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal ve Erzurum Valisi Hamit arasında iletişimi ortaya koyan resmî kayıtlar bulunmaktadır.

Yaşanan alelade adli bir olay değildir; siyasî ve adli sorumlulukları bulunan, spontane gelişmediği her hâlinden anlaşılan politik bir cinayettir. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Türkiye topraklarına gelişi plânlıdır. Mustafa Suphi öncülüğündeki TKP kadroları, eskinin yıkıldığını görmüş ve restorasyona değil, yenisine ihtiyaç olduğu düsturuyla Anadolu’ya hareket etmişlerdir. Bugün onların katlini yaşanmış sıradan bir olaya, kendilerini de maceraperest bir avuç hayalciye dönüştürmek devrimci mücadeleyi aydınlanmacılıkla ve burjuva cumhuriyetçiliğiyle aynı sepete koyan tasfiyecilerin mesleğidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna “İsa’nın doğumu” muamelesini etmek, tarihi onunla başlatmak, ondan önce sınıflar mücadelesinin olmadığı, zira Osmanlı’da işçi bulunmadığı, fabrika kurulmadığı palavrasına sarılmak, devlete soldan iman etmenin teorisini yazmaktan başka hiçbir işe yaramamaktadır. Solcuların spektaküler Enver’i de bu makinenin güzide elemanları arasında göze çarpmaktadır.

Emre Çayırova

29 Ocak 2026

Dipnot:

[1] Orhan Dilber, “Kemalizm’in Cumhuriyetçilik Diye Bir İlkesi Var mı?”, 2007, OD.