Loading...

İşçi Sınıfına Karşı Sermayenin Bağlantısalcılık Tuzağı


Teorik faaliyet, dağınık duranı toparlamak, ilgisiz görünenlerin bağını kurmak, mistik bir havaya büründürülen ideolojik saldırıların perdesini kaldırmak, işçi sınıfını sermayeye karşı güçlü kılmak için yapıldığında faydalı ve dürüst bir faaliyet olarak anılabilir.

Geçtiğimiz günlerde Sosyalizm.org sitesinde, “bağlantısallık”, yapay zekâ ve zihin üzerine bir kısım yazı ve tercüme yayımlandı. Bu çalışmanın yöneldiği hedef, temelde sermayenin yeni tahakküm metotlarıdır. Hedefi hedef göstermek amacındayız. Sermayenin hedeflerini göstermesi açısından büyük başlardan Eczacıbaşı’nın düzenlediği bir toplantı irdelenmeyi hak ediyor.[1]

Efsunlu Sözler

Toplantıda söz alan “bağlantı biliminin” kutbu Prof. Dr. Türker Kılıç, “Eskinin yıkıldığı ve henüz yeninin kurulamadığı bir dönem yaşıyoruz,” sözleriyle önce, sermaye sınıfının ve egemenlerin yaşadığı tehlikeye işaret ediyor. Konuşmasına “belirsizliği” hedef tahtasına oturtarak devam ediyor; “belirsizlik ile mücadele”yi dönemlere ayırdıktan sonra son dönemde “pandemi ile artan bağlantısallık”tan dem vurarak devam ediyor. “Yapay zekâ ve nörobilimin daha iyi ve daha güzel bir dünya kurmada önemli bir savaş verdiğini” söylüyor, ancak yapay zekâ ve nörobilimin egemen sınıfların elinde bir tahakküm ve savaş aracı olarak kullanıldığı gerçeğinin üstünü örtüyor. Prof. Kılıç’ın “Daha iyi bir dünya yaratma” diye bahsettiği şeyde biz, bürokratik tahakkümün ipuçlarını görüyoruz; Prof. Kılıç’ın son günlerde yaptığının aksine, atıf yaparak yazmaya cesaret ediyoruz. Şuraya bağlıyor Prof. Kılıç:

“Şu an ‘yaşam nedir?’, ‘beyin nasıl işliyor?’ gibi sorulara eskisinden daha yetkin bir modelleme oluşturma aşamasındayız. Bu aynı zamanda yeni bir kültür doğurma potansiyeline sahip. Bu yeni kültürün temel sözcüğü ise ‘bağlantısallık.’ Bu sihirli sözcüğün ve onun getirebileceği farklılıkların yaşam denilen kavrama bakışımızı değiştirecek potansiyele sahip olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Sahip olma kültüründen yaşamdaşlık kültürüne, parçaların biliminden bağlantısallık bilimine bir geçişten, bir dönüşümden bahsediyoruz.”

Âdeta peygamberi olmayan yeni modern bir din tarif ediyor “Kutb-ul Rabıtaiyye”miz. O efsunlu sözleri, özel insanların mânâsını tam idrak edebileceği bir ıstılahlar dizisi âdeta. Şöyle de diyebiliriz: Sermaye Dinine Doğru!

Bu yeni din, Tanrı’nın yasası ile muhatap olan insanın “eşref-i mahlûkat” oluşunu ve sorumluluğunu bir illüzyona indirgeyen, “enformasyon” temelli, “hiyerarşi karşıtı” bir ontolojik eşitleyicilik öğretisi olarak sunuluyor. Ontolojik olarak eşitlikçilik ve tevazu görünümünde sunulan öğreti, esasında “sıradan” insanı iradesi olmayan bir enformasyon sistemine indirgiyor; yapay zekâ, “yıldız tozu”, organik moleküller veya diğer canlılar ile farkını ortadan kaldırıyor. “Eşref-i mahlûkat” oluş hâlinde bir kibir veya en hafifinden bir yanılsama görenler, ontolojik tevazu adına –ama epistemik kibir ile– insanın indirgenmesine ve sorumluluk kaybına giden yolu açıyorlar. Wiener’ın sibernetik kontrol teorilerinin ve Shannon’un sentaksa dayalı enformasyon yaklaşımının bir eşitlik ve uyum felsefesi adı altında sunulduğunu görüyoruz. Ontoloji ile etik ve politika arasında kurulan bu ideolojik “kısa devre”, dijitalleşme veya blokzincir gibi tekelci sermayenin yeni egemenlik aygıtlarına rıza sağlamak amacıyla dolaşıma sokuluyor. Çelişkili bir bütünlük olarak toplumsal yapı kavrayışı yerine ağ bağlantıları ve network düzeni ön plâna çıkarılıyor. Nörobilim bulgularının indirgemeci yorumları ve yapay sinir ağlarının tümevarımcı istatistiksel-olasılıksal yaklaşımı bilgi üretimini (toplumsal çelişkileri anlamayı ve değiştirmeyi sağlayacak bilginin üretimini de) enformasyon denizi ve “veri madenciliği” içerisinde eritmeye çalışıyor. Oysa insan varoluşu, nicel bir ihtimalin değil, nitel bir imkânın varlığında gerçeklik kazanabiliyor. İnsanı nicel ihtimaller ağında sayısal-enformartik bir matrise indirgemek, etik, ahlâkî ve politik sınırları da egemenler lehine silmek anlamına geliyor.

“Descartes-Bacon-Newton” uygarlığının, yani mekanistik-rasyonalist-deterministik burjuva uygarlığının krizinden bahsedilerek, bir uygarlık paradigması değişimi içerisinde olduğumuz anlatısı kuruluyor. Bu değişimi koşullayan etkenler olarak nörobilim araştırmaları ve enformasyon teorisi öne çıkarılıyor. Beyinde yeni model olarak kurulan bağlantısallık, sadece nörobilim alanında kalmıyor; müthiş bir indirgemecilik ile doğaya ve evrene, hatta politikaya ve iş yaşamına bile bir “ideolojik transplantasyon” (yaşamdaşlık) olarak taşınıyor. Burjuvazinin “özgürlük-eşitlik-kardeşlik” sloganına dayalı manipülasyonu, aslında çok da yeni olmayan, kökleri Lovelock ve Margulis’in “Gaia hipotezi”ne kadar geri götürülebilecek olan yaşamdaşlık ile güncellenmeye çalışılıyor. Buradaki sihirli kavram ise, sermaye egemenliğinin çözüme ihtiyaç duyan problemi olarak öne çıkarılan “sürdürülebilirlik.” Sermayenin yeni düzeni için yaşamdaşlık ve sürdürülebilirlik öyle bir noktaya geliyor ki Adam Smith ve Karl Marx’ın teorileri aynı paradigmanın farklı yüzleri olarak ilân ediliyor; neredeyse aynılaştırılan bu iki yaklaşımı aşmak için “ekonominin yaşam ağı içerisinde karşılıklı bağımlılık sürecinin ilkeler bütünlüğü olması” öneriliyor. Diyalektiği, sınıfsal antagonizmaları zihninde silince bunların yok olacağını zanneden bağlantısalcılar, aynı özgüvenle (!) burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki farkı da ortadan kaldırdıklarını sanıyorlar. Oysa yapılan bu “üçüncü yolcu” işlemin anlamı basit: Yaşanan büyük dönüşüm ortamında, krizler çağında sermaye egemenliğinin güncellenerek devam etmesi için Marx’ın aradan çıkarılması, yok sayılması gerekiyor; Marx’ı silmek için “eskiyen” Smith feda ediliyor.

Prof. Kılıç bunları bireysel bir konumdan söylemiyor elbette. Aynı zamanda, kurucuları arasında Manhattan Projesi’nin “babası” Robert Oppenheimer’in, DSÖ’nün ilk genel direktörünün bulunduğu Dünya Sanat ve Bilim Akademisi’nin (WAAS) mütevelli heyeti üyesi olarak konuşuyor.[2] Bu küresel akademi, “dünyayı değiştirmek için orijinal ve yaratıcı fikirlerin gücüne olan inanç üzerine” kurulduğunu belirtiyor. Bu Akademi’nin küreselleşmeci tekelci sermayenin ideoloji üreticisi ve yayıcısı bir organizasyonu olduğu görülüyor. Prof. Kılıç, bağlantısalcılıkla ilgili tezlerini, örgütlü ve ideolojik bir sermaye eylemi olarak gündeme getiriyor.

Sermaye Taşı Gediğine Oturtuyor: Avcılar-Avlar

Kutb-ul Rabıtaiyye Prof. Kılıç’ın, Eczacıbaşı’nın yüzüne baka baka, onu sermayesinden özgürleştirmekten bahsetmediğini anlamamız uzun sürmüyor. “Bu sihirli sözcükleri” işçi sınıfı için sarf ettiğini, az sonra sahneye çıkan Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Üyesi Nejat Emre Eczacıbaşı’nın, “Sahip olma kültüründen yaşamdaşlık kültürüne” geçişi üzerine almadığından anlıyoruz. Şöyle diyor Nejat Emre Eczacıbaşı:

“Zamanla kuruluş ve departman ayrımlarını ortadan kaldıran, yetkinlik, uzmanlık ve ilgi alanı dikeylerinde kendini geliştirip ortak üretim yapabilen, sektör ötesi üretim biçimleri uygulayan bir çalışma kültürü ve topluluk yaratmak istiyoruz.”

Eczacıbaşı, Prof. Kılıç’a kanıp Holding sahipliğini feda etmiyor, aksine, holding denen büyük kapitalist örgütü görünmez kılacaklarını, şirket bürokrasisinin işçi sınıfı tarafından idrakini zorlaştıracaklarını, işçiyi iş yerinin dışında da kontrol altında tutacaklarını ifade ediyor; “sihirli sözcükler” kullanarak. Bu sihirli sözcüklerden birisi de “ekosistem.”

Ekosistem kavramı, doğa meseleleri dışında ilk defa bir işletme terimi olarak 1993’te “Avcılar ve Avlar: Yeni Bir Rekabet Ekolojisi” başlıklı bir işletme bilimi makalesiyle dolaşıma girer.[3] Biyolojik mücadelenin, sermaye sahasına aktarılmasıdır. Vahşi bir işleyiş modeli, bir başka vahşeti analiz etmek üzere kullanılmaya başlanılmıştır. Zamanla, her türlü şebekenin izahında kullanılan bir kavrama dönüşür, zira Marx’ın tespit ettiği üzere hâkim ideoloji hâkim sınıfın ideolojisidir.

Sermaye birikmiş mal değildir, bir çeşit toplumsal ilişkidir, şebekedir, bağlantıdır.[4] Sermaye, insanlığın kadim toplumsal ilişki biçimlerine göre oldukça yeni ve kendinden önceki tüm ilişki biçimlerine savaş açmış bir ilişki biçimidir. Gemi azıya aldığında, insanlıktan çıkarıcı bir ilişki biçimidir. Toplantının notlarını okumaya devam ettiğimizde gördüğümüz manzara budur; sermaye yandaşları tarihsel birikimi avcılara yem ediyor.

Bağlantı Zokası

Toplantının devamında, “Dönüştüren Ekosistemler” oturumunda söz alan Orkestra CEO’su Cem Mansur, “Orkestra bir ekosistem midir?” sorusunu, bir işletmeciye yakışır şekilde cevaplıyor:

“Farklı sesleri çıkaran müzik âletlerinin ahenkli bir melodiyi çıkarmaları insan merkezli bir organizasyon. Yönetim sanatı adına, birlikte yaşamak adına çok fazla şey öğreniyoruz. Orkestrayı iş dünyasında bir açık plân ofis olarak açıklamak da mümkün. Herkesin birbirini gördüğü, kaçacak hiçbir yer olmayan, uyuyakaldığınızda fark edileceğiniz bir yer. Yüzyıllar boyunca değişmeyen unsur ise o enformasyonu nasıl paylaştığımız. Orkestranın içinde şefin haricinde farklı grup şefleri var. Orkestrada ses çıkarmayan tek kişi liderdir.”

Evet, Jeremy Bentham’ın hapishane modeli panoptikon da böyle bir mimariye sahiptir. Esemble, mutriban, orkestra gibi insanlık tarihinin görkemli üretimleri birer toplumsal ilişki ise, onlardan egemenlik metotları çıkarmak da başka bir toplumsal ilişkiye hizmet etmektir: Sermaye ilişkisine, bağlantısına.

Sermaye, kapitalist üretim sürecine giren insanın özellikle biyolojik eğilimlerine odaklanır. Bu sayede daha yönetilebilir ve sömürülebilir bir muhatap yaratmayı bekler. Zihni bu nedenle çözmeye gayret eder. İnsan ise “eğilimlerinden” çok daha fazlasını ifade eder. Ortega Gasset’in değimiyle “insanın doğası yoktur, tarihi vardır.”[5] Şöyle de ifade edilebilir: İnsanın doğası denen şey tarihidir. Tarihten ve toplumdan bağımsız bir ilişkisellik arayışı amaçlıdır; insanı eğilimleri, biyolojisi ve zihni üzerinden teslim almaya yöneliktir.

İnsanlığın tarihsel-toplumsal birikiminin, sermayenin hizmetine sunulması için kapitalist sistem pek çok ideolojik söylem ve araç üretmiştir. Bağlantısalcılık ve ekosistem kavramları da bunlara dâhildir. Bağlantısallığın politik alana tercümesi, sermayenin su sızdırmaz gözetim ve sömürü amacıyla ilişkilidir.

Kolektif

10 Mayıs 2026

Dipnotlar:

[1] “Yeni dünyanın sihirli sözcüğü: Bağlantısallık”, 21 Ağustos 2024, Eczacıbaşı.

[2] “Dünya Sanat ve Bilim Akademisi Mütevelli Heyeti’ne seçilen ilk Türk: Prof. Dr. Türker Kılıç”, 7 Ekim 2025, HBT.

[3] “Bir iş ekosistemi de, biyolojik karşılığı gibi, zamanla rastlantısal bir öğeler toplamından daha yapılaşmış bir topluluğa doğru ilerler. İğne yapraklı ağaç kümeleriyle yer değiştiren bir kır çayırını düşünün; bunlar da zamanla sert yapraklı ağaçların egemen olduğu daha karmaşık bir ormana evrilir. İş ekosistemleri de, tıpkı başarılı türlerin güneş ışığı, su ve toprak besinleri gibi doğal kaynaklardan filizlenmesi gibi, yeni bir yeniliğin yarattığı sermaye, müşteri ilgisi ve yetenek girdabından yoğunlaşarak ortaya çıkar. Her iş ekosistemi dört ayrı aşamada gelişir: doğuş, genişleme, liderlik ve kendini yenileme ya da kendini yenileyemezse ölüm. Gerçekte elbette evrimsel aşamalar birbirine karışır ve bir aşamanın yönetsel sorunları çoğu zaman başka bir aşamada da ortaya çıkar. Yine de perakendecilikten eğlence sektörüne, ilâç sanayiinden başka alanlara kadar çok farklı işlerde, zaman içinde birçok şirkette bu dört aşamayı gözlemledim. İşten işe değişmeyen şey ise birlikte evrimleşme sürecidir: Rekabetçi ve işbirlikçi iş stratejileri arasındaki karmaşık karşılıklı etkileşim.” [James Frederick Moore, “Predators and Prey: A New Ecology of Competition”, Harvard Business Review, 71(3):75-86, Mayıs 1999, ResearchGate.]

[4] Karl Marx, Kapital, 1. Cilt, “Modern Sömürgecilik Teorisi”, Yordam, 16. Baskı, 2022, s. 732.

[5] Bkz. José Ortega y Gasset, Sistem Olarak Tarih, çev. Neyyire Gül Işık, İş Bankası Kültür Yayınları, 2011.