Loading...

Kapitalist ve Komünist Düşüncenin Türkiye’de Kök Ayrımı


1957 yılı sonbaharında ailecek Samsun’a taşındık çünkü köyde geçinemiyorduk, yazın köye kışın şehre gidip gelmeler canımıza tak etmişti. Üstelik benim liseye gitmem gerekiyordu ve Bulancak’ta lise yoktu. Uzatmayalım 1957-1958 ders yılında Samsun 19 Mayıs Lisesi’ne kaydoldum.

İlk siyasî tartışmalar bu lisede başladı. Zamanın CHP’sine yakın ve DP’ye karşı bir tavır almıştım. Fakat bu tartışmalar hemen hiçbir temele oturmuyordu. Sadece futbol kulübü tutar gibi “CHP daha iyi, DP kötü” çizgisinde sürüp gidiyordu. O yıllarda DP’nin yaptıklarına kızıyordum. Özellikle, millî kahramanımız İnönü’nün başına taş atma olayının bence affedilebilir hiçbir yanı yoktu... Bir grup arkadaş arasında yaptığımız tartışmalar hep bunları ve benzeri günlük olayları kapsıyordu. Bugünlerin bir başka gelişimi de, derslerimizdeki tartışmalardı.

Lisedeki felsefe hocamız sosyoloji, psikoloji ve mantık derslerine de geliyordu ve bize paragraf paragraf yazılar ezberletiyordu. Sonradan yeniden gözden geçirdiğimde, gördüğüm bu felsefe kırıntısı saçmalarını o zamanlar çok önemser görünürdük. Ama o derslerde bize öğretilen görüşler bizim yaşantımızdan o kadar kopuktu ki, yaptığımız tartışmalarda hiç söz konusu etmezdik. Sözde bu tartışmalar siyasî tartışmalardı. Felsefeden en büyük adam, mantığı ile meşhur Aristo idi. Yakın zamanların en büyük düşün adamı ise Durkheim’di. Bizde de filozof olarak Ziya Gökalp vardı. Gökalp’ten sonra filozof sorulsa, Neyzen Tevfik ile Rıza Tevfik Bölükbaşı’yı sayabilirdik.

Bize okutulan derslerde siyasî rejimlerin tanımları da yapılmıştı.

Kapitalizm demek, tek kelimeyle demokrasi demekti ve dünyanın en gelişmiş ve en güzel rejimiydi. Bu liseden aklımda kalan sosyalizm ve komünizm tanımları ise şunlar: “Sosyalizm herkesin buzdolabı olmasını isteyen bir aldatmaca” komünizm ise “Herkesin aynı marka buzdolabı olmasını isteyen başka ve daha büyük bir aldatmaca”ydı. Evet, lisede bize öğrete öğrete bunları öğretmiş olan felsefe hocamız son dersinde de: “Çocuklar artık lise bitiyor, seneye üniversiteye gideceksiniz. Üniversitede mutlaka ve mutlaka komünistler sizin de yanınıza gelecekler ve eşitlik vaadi ile sizi aldatmaya kalkacaklardır. Sakın ha, sakın aldanmayın,” diye sözü bitirmişti. Bu sözler kafama o kadar yer etmişti ki, üniversitenin ilk yıllarında beni kandırmaya gelecek adamı bekledim durdum. Üstelik içim öyle doluydu ki, bu gelecek komüniste karşı dolu bir mavzer gibi hazırdım ve “ah bir gelse de ağzının payını versem,” diye sabırsızlanıyordum.

Lisede Hüseyin Gürtunca adlı bir edebiyat hocamız vardı. Zonguldak Lisesi müdürüyken, “görülen lüzum üzerine” Uşak lisesi edebiyat öğretmenliğine sürülmüş, sonra da Samsun’a gönderilmişti. Bu hocamız bizden değişik bir şeyler biliyordu. Fakat dersler dışında pek konuşmuyordu. Tasavvuf felsefesini iyi anlatmıştı bize.

Babam çok dindar bir adamdı. İslam dininin birçok özelliklerini ve İslam felsefesiyle, İslam mitolojisini kırık dökük de olsa ondan öğrendim. Ne var ki, babamdan öğrendiklerim yetmiyordu. Çünkü babamın bilgisi oldukça sınırlıydı. İşte böyle bir durumda ben, hayata karşı ilk defa sorular sormaya başladım. Şu an, sayın Gürtunca hocamla aynı düşünce yapısını paylaşıyor muyuz bilmiyorum, ama benim ezbercilikten öte düşünmeye yönelmemdeki payından ötürü kendisini şükranla anmalıyım.

Sonradan tasavvufi düşüncenin bütün aşamalarını öğrendim: Vahdeti şuhud, vahdeti kusud ve vahdeti vücud. İşte bu İslam felsefeleri beni sormaya ve Batı felsefelerini de tanımaya götürdü. Lisede öğrendiklerimin azlığı bir yana bunları kendi yaşantımla ilgili bulmam ve bu düşünceleri kendi hayatımla bağdaştırmaya çalışmam önemlidir. Bu nedenle benim için ilk düşünceler mutasavvıfların sorularıyla başladı. Batıniliği, onuncu asırda kurulan Fatımiler İmparatorluğu’nu ve ondan sonra da devam eden “iştiraki” (ortaklaşacılık) ilkesinin etkilediği devletlerin varlığını ve nihayet Şeyh Bedrettin’i ve İslam sosyalizmini daha sonra öğrenecektim.

Evet lisede öğrendim diyebileceklerim bunlardan ibaretti.

Harun Karadeniz

1974

[Kaynak: Harun Karadeniz, Olaylı Yıllar ve Gençlik, Belge Yayınları, 1995, İstanbul, s. 11-13.]