Umman Dışişleri Bakanı’nın yarattığı optimist hava, buzluktan çıkarıldıktan birkaç dakika sonra ortamdaki ısının hışmına dayanamayarak çözülen buz kütlesi gibi, bir anda dağıldı. Bu dağılışı, İsrail ve Amerika’nın yoğun bombardımanına uyandığımız cumartesi sabahı teyit etti. İsrail’in rezilce ateşkes talep ettiği 12 Gün Savaşı’nın üzerinden bir yıl geçmeden, bu sefer Amerika ve İsrail’in ortak saldırısıyla Seyyid Ali Hamaney şehit edildi, büyük şehirler bombalandı, kız çocukları alçakça katledildi. Hemen ardından İran, hızlı ve beklenmedik bir cevapla bu savaşa hazırlıklı olduğunu gösterdi. Görünüşe göre müzakere sürecini oyalama taktiğine dönüştürenler, kendileri oyalanmıştı. Körfez ülkeleri öyle bir yangına çekildi ki derilerinde oluşan yanığın derecesi, daha savaşın başından itibaren, onlara milyarlarca dolarlık ekonomik zarar, siyasî basiretsizlik ve prestij kaybı biçiminde göründü.
Savaş, beklendiği üzere Körfez ülkelerinin ardından Lübnan’ı da içine alarak coğrafyasını genişletiyor. Güney Kıbrıs’taki İngiliz üssünün vurulması, savaşın Yunanistan’ı da içine alacak düzeyde bir genişleme eğilimi taşıdığını gösteriyor. Bütün bu hengamenin ortasında, yani tam ortasında konumlanan Türkiye ise şimdilik savaşın öznesi pozisyonunda değil. Türkiye’nin mevcut pozisyonu Epstein koalisyonu için bir handikap, İran içinse temiz hava deposu işlevi görmektedir. Sınır komşusunun tehdidi altında olmayan bir İran, iç konsolidasyonunu sağlamakta daha özgüvenli olacaktır. Esad rejimi bu dezavantajı absorbe edemeyişinin bedelini yıkılarak ödedi. Aynı dezavantajın İran’a da yaşatılmak istendiğine dair emareler ya da alametler kristalizedir.
Karmaşık yapısı ve güçlü kurumlarıyla kendisini güncel tutma yeteneğini kanıtlamış İran siyasal sistemi, ‘Molla Rejimi’ kodlamasıyla, cahil olduğu varsayılan bir avuç mollanın, nüfusu 100 milyona yaklaşan bir imparatorluk bakiyesini teslim aldığı yanılgısına kurban ediliyor. Bu yanılgı, suni muhafazakâr-laik çatışmasının gölgesinde ferahlıyor, soluklandıktan sonra aynı şekilde yoluna devam ediyor. Bunun bir örneğini, savaşın başlangıcından hemen önce, AKP iktidarının propagandacısı ATV’de yayımlanan Aynı Yağmur Altında adlı dizide gördük. Yaşam tarzları anlamında birbiriyle uyumsuz iki aile bir yemekte toplanır, modern olan tarafın patroniçesi, haset içerisinde muhafazakâr aileye “domuz eti” komplosu kurar. Masadaki Hıristiyan karakter başta olmak üzere, herkesin tepkisini çeker, toplumsal yaşamda hiçbir gerçekliği olmayan sanal/dijital muhafazakâr-laik dikotomisi bir kez daha tezgâhlanır. Laik olan taraf hazımsız, çirkin ve rezil bir duruma düşürülür.
Savaşın arifesinde, kitle iletişim araçları vasıtasıyla yaratılan sahte mağduriyetler üzerinden Müslümanlık antipatisi devşirmek, neresinden bakarsanız bakın manidardı; bunun dizi-sinema sektörü üzerinden tezgâhlanmasıysa şüphe uyandırıcıdır. Sinema-dizi sektörünün dünyanın neredeyse tamamında Siyonizm’in yönlendirmesinde olduğu bilinen bir gerçektir. İlgili sektörün Türkiye ayağı da bu sistemin bir parçasıdır. Türk dizileri, dünyanın her yerinde, tabiri caizse peynir ekmek gibi tüketilmektedir. Bu pazarlama düzeyi salt olarak yapım şirketlerinin becerisiyle açıklanamaz; uluslararası bağlar önemlidir. Türkiye’nin bu savaşta alacağı pozisyon üzerinden bir kavga büyütülmektedir. Grup toplantısı esnasında yaptığı açıklamada Devlet Bahçeli, Irak tezkeresinin reddinden bu yana oluşan çizgiyi takip etmektedir. İngiltere’nin üslerini Amerika’ya kullandırmak noktasında ayak sürümesi, İspanya üzerinden AB’nin de buna dâhil olması ve Devlet Bahçeli’nin açıklamalarına sol/sosyal demokrat isimlerin laiklik bildirisi eklenmektedir. Bildirinin tonuna “ne şiş ne kebap yansıncılık” hâkimdir. İran’ın Türkiye toplumunda meşruiyetinin artmış olması bir veridir ve açıklamanın savaş karşıtı içeriği bu veriyi baz alır. Dolayısıyla anti emperyalist bir saikle oluşturulmamıştır. Güncel denge ve koşulların basıncı altında öyle bir görüntü verme ihtiyacı gütmüştür. İran’ın Güney Kıbrıs dolaylarına ateşlediği füzenin parçaları NATO tarafından Türkiye hava sahasındayken vurularak düştüğü gün, Hakan Fidan’ın bazı açıklamaları ajanslara düşmüştür. Fidan, konuyu askerî bir analist edasıyla değerlendirmiş, son kertede Körfez ülkelerinin çıkarlarını ön plâna koyarak onların yanına hizalanmıştır. Bir başka siyasî aktör Tuncer Bakırhan ise gözden kaçırılmayacak türden rezalet bir açıklamayla, İran’a saldırının gerekçesini bu ülkedeki “demokrasi” eksikliğiyle açıklamaya çalışmıştır.
Tüm bu demeçleri ve bildirileri alt alta dizdiğimiz zaman, çatışan çıkarların birbirini dövdüğü bir boks ringiyle baş başa kalmaktayız. Tüketim sanayii, İran’ın talanına katılmaya hevesli görünmektedir. “Laik” duyarlığın ve İran’a karşı Sünnîlik propagandasıyla vuku bulacak Şiî nefretinin bu katılımı meşru göstermesi olanaklıdır. Yaptırımlarla boğulmuş İran ekonomisinin, yıkılan fizikî yapılardan ve çökmesi muhtemel sosyal/siyasal mimariden arda kalan enkazın kaldırılmasından sonra; piyasacı bir temelde, kapitalist sisteme entegre biçimde yeniden düzenlenmesi Türkiye’deki sermaye çevreleri için iştah kabartıcıdır. Savaşın Körfez’e doğru genişlemesi finans çevrelerinde rahatsızlığa yol açmaktadır. Körfez ülkelerine giydirilen beyaz, geniş elbisenin ham maddesi polimer ya da pamuktandır; aynı kâğıt paranınki gibi. İran’ın destabilize olmasının Türkiye’nin güvenliği ve geleceği açısından probleme yol açacağını öngören devlet elitiyse şiddetle talana ve işgale karşı çıkmaktadır. Burada artık saf çıkarlardan söz etmek tabiî ki mümkün değildir. Genel hatlar vardır ama çıkar odağı hâline gelmiş kişi ve tüzel kişilerin eğilimleri, oluşan koşullardan maksimum düzeyde fayda sağlamak üzerine kuruludur. Asya Pasifik’e doğru sıçraması beklenen bir çatışmalar silsilesinin tozu atıldıkça kimin aidiyetinin nereye olduğu daha açık biçimde seçilebilecektir. İran-ABD/İsrail savaşı bir son değil ama sonun başlangıcı olabilir.
Emre Çayırova
6 Mart 2026