Loading...

Neden Çocuk Yapmıyoruz? Şehvetten Kesilmenin Ekonomi-Politik Arka Plânı


İşçi sınıfının sürekli olarak mevcut tutulması ve yeniden üretilmesi, sermayenin yeniden üretimi için her zaman gerekli olmuş ve her zaman gerekli olacak bir koşuldur.

[K. Marx, 2011: 553]

 

Şevk ve Sevinç

Vahşi hayvanların, esaret koşullarında (kafes, kapalı barınak vb.) üreme isteklerinin düşmesi veya tamamen durması, literatürde “üreme baskılanması” olarak adlandırılır. Vahşi bir hayvan, doğadan koparılıp kafese alındığında vücudu, sürekli tehdit algısıyla kronik stres üretir. Stres hormonunun (kortizol veya kuşlarda kortikosteron) beyindeki üreme merkezlerini baskılaması, testosteron ve östrojen gibi üreme hormonlarının üretimini durdurabilir. Farquharson ve arkadaşlarının (2018) 44 türü kapsayan meta-analizi, esaret altında doğan hayvanların üreme başarısı olasılığının, vahşi doğadaki akranlarına kıyasla “%42 daha düşük” olduğunu göstermiştir. Esaret, nesiller boyu sürebilecek bir motivasyon kaybına yol açmaktadır.

Modern zoolojik bulgular, İbn Haldun’un (1989) gözlemiyle uyumludur: “Yırtıcı hayvan kişilerin el ve mülküne geçerse şehvanî münasebetlerde bulunmayı bırakır.” İbn Haldun, bugün literatürde “esaret etkisi” olarak bilinen bu durumun insan türü için de geçerli olduğu görüşündedir:

“Nesillerin türemesi ve doğumun çoğalması, hayvani duygu ve şehvetleri harekete getiren şevk ve sevince bağlıdır.”

Mukaddime’deki bu açıklama, şevk ve sevinci üremenin ve nüfus artışının ön koşulu saymaktadır. Ünlü düşünür burada, “ümran” olarak adlandırdığı kent uygarlığının askerî veya ekonomik çöküşüne psikolojik çöküşün eşlik ettiğini açıklarken üreme eğiliminin maddî arka plânına dair ipuçları da vermektedir: Toplumun imarı bireylerin içindeki “şevk ve sevince” bağlıdır. Geleceğe dair “emel ve ümit” biterse iktisadî faaliyetler yavaşlar. Baskı altına alınmış toplumlarda sadece çalışma azmi kırılmaz, bireylerin hayata karşı duyduğu ilgi de zayıflar. Bu zayıflama, doğal olarak, üreme kararlarını da etkileyecektir. İbn Haldun (1989) bu süreci şöyle tasvir eder:

Mahkûm kavimler, sahiplerinin ağır ve mecburî hizmetleri ile uğraştıkları için sevinçleri söner, tembelleşirler ve çalışmaları zayıflar. İş ve amele sevk eden emel, ümit ve sevinç bittikten sonra, bunların tesiri ile yapılacak ve meydana gelecek olan işlerde durgunluk meydana gelir. […] Bundan sonra bu kavim, üzerine her saldırana yenilir, her yiyen kimseye yemek olur.”

Biraz “modernize” etme riskini alarak, düşünürün “sevinç sönmesi” dediği şeyin, biyokimyasal olarak kortizolün yükselmesi ve üreme aksının (HPA ve HPG eksenleri) bozulması olduğunu söyleyebiliriz.

Mukaddime’de çok fazla dikkati çekmeyen tespitlerden biri, hükümdarlığın tabiatında olan “tahakküm, tagallüp, kahır ve şiddet” pratiklerinin üreme ve nüfus üzerindeki etkisidir. Özgürlüğü elinden alınarak savunmasız bir nesneye dönüşen insanın “tenasül kabiliyeti” körelir. Çünkü tanrının bahşettiği “yeryüzünün halifesi” olma onuru elinden alınmış, izzet-i nefsi kırılmıştır.

“Doğumlarda artışın şevk ve sevince bağlı olduğu” tespiti, özellikle nüfus yaşlanması ve düşük doğum oranları bağlamında günümüz toplumları için güçlü bir referans noktası sunmaktadır. İnsanlar geleceği parlak görmediklerinde, ekonomik veya siyasî baskı hissettiklerinde aile kurma ya da çocuk sahibi olma eğilimleri zayıflamaktadır. Neoliberal kemer sıkma politikaları ve 7/24 gözetim teknolojileriyle kafese alınan modern insanın “çocuk yapmama” kararı, insan eline düşen yırtıcı hayvanın üremeyi bırakmasıyla benzerlik gösterir.

Bu açıdan bakıldığında, özellikle Türkiye gibi geçiş sürecindeki ülkelerde Toplam Doğurganlık Hızı’nın (TDH) düşmesini salt ekonomik değişkenlerle (enflasyon, konut fiyatları vb.) açıklamak, yanlış değilse de eksik kalacaktır. Mukaddime’de vurgulanan “şevk ve sevinç kaybı”, hemen her gün yeni bir türünü deneyimlediğimiz siyasal ve sosyal daralma ile doğrudan ilişkilidir. Modern dünyada bir çocuk dünyaya getirmek, geleceğe yönelik en büyük iyimserlik yatırımıdır. Buna karşılık; siyasal baskıların arttığı, ifade özgürlüğünün kısıtlandığı ve bireyin kendisini sürekli gözetim altında hissettiği koşullar, günü kurtarma çabasını desteklerken biyolojik üreme arzusunu “kendini koruma” moduna geçirir. Birey sadece hayatta kalmak, İbn Haldun’un tabiriyle “ciğerinin ateşini söndürmek” için çalışır.

“Mülk altına girince şehvetten kesilmek” benzetmesi anlamlıdır. Çokça yazılıp çizildiği gibi, modern toplumda siyasal baskı ve dijital gözetim, bireyler üzerinde bir tür “kafes etkisi” yaratır. Her adımının izlendiği, her sözünün risk taşıdığı bir ortamda, birey serbestiyet ve özgürlük duygusunu kaybeder. Bu durum, insanın en temel biyolojik motivasyonunu baskılayan bir stres kaynağına dönüşebilir.

Bütün bunlar, “nüfusun geometrik, gıda kaynaklarının aritmetik olarak” arttığını söyleyerek bu alanda değişmez bir doğa yasası bulduğunu savunan Malthus’u farklı bir açıdan tekzip eder. İnsan türü, hayvanlar ve bitkiler âleminin üreme yasalarına tâbi değildir. Malthus’un sözde yasasına en keskin eleştirileri yönelten Marx ve Engels’e (1976) göre, ortada doğal bir yasa değil, tarihsel bir yasa vardır. Sefalet ve açlık kapitalist üretim ilişkilerinin sonucudur. Marx, bu ikisini doğaya yükleyerek kapitalist sistemi aklamaya çalışan Malthus’ta, bir bilim adamını değil, “halk düşmanlarının satılmış bir savunucusunu, egemen sınıfların utanmaz bir dalkavuğunu” teşhis eder. Nüfus artış oranları ile gıda üretimi arasındaki o meşhur orantısızlığın bilimsel temelden yoksunluğunu gösterir. Bununla birlikte, Malthus’un “burjuva üretiminin çelişkilerini örtbas etmekle değil, tersine [...] bu çelişkileri vurgulamakla” ilgilenmiş olmasını takdir eder.

Nüfus sorunsalını, daha ziyade “emek gücünün yeniden üretimi”[1] bağlamında ele alan Marx’ın (2011) bu konudaki açıklamaları tamamlanmamış bir görünüm arz eder. Yine de bu açıklamalar, genel olarak kadınların ve ailenin toplumsal yeniden üretimle ilişkisine dair bir kuram için sağlam bir zemin sunmaktadır.

“Demografik Geçiş” Miti

Demografik Geçiş”, bir toplumun geleneksel tarım toplumundan sanayi toplumuna ve modernleşmeye doğru ilerlerken “yüksek doğum ve ölüm” oranlarından “düşük doğum ve ölüm” oranlarına geçiş sürecine gönderme yapar. Geleneksel toplumda, servet akışı çocuktan ebeveyne doğru iken (“güvenlik siparişi” anlamında) modernleşme ve eğitimle birlikte akış istikameti tersine döner. Bu da “rasyonel olarak” çocuk sayısını azaltıcı etki yapar (Caldwell, 1982). Dolayısıyla, doğurganlığı azaltan başat faktörler olarak refah artışı ve eğitime odaklanmak da aynı ölçüde rasyonel görünür.

“Demografik Geçiş” temalı çalışmaların milâdı, Thompson’ın (1929) “Population” başlıklı makalesidir. Thompson bu makalesinde, ülkeleri nüfusları itibarıyla üç grupta toplar: Son üç yüz yıldaki göçlerle oluşturulan ABD, Kanada ve Avustralya ile Batı Avrupa’daki A Grubu ülkelerde doğum oranları düşerken nüfus durağanlaşmıştır. Orta ve Güney Avrupa’daki B Grubu ülkelerde, doğum oranları oldukça yavaş bir şekilde kontrol altına alınmış olup, doğal nüfus artışı devam etmektedir. Asya, Afrika ve Güney Amerika’daki sömürgelerle Rusya ve Japonya’nın dâhil olduğu C Grubu ülkelerde ise hem doğum hem de ölüm oranları henüz çok az gönüllü kontrole tâbi olup, nüfus artışını pozitif kontroller belirlemektedir. Thompson, A Grubu’ndaki İngiltere, Fransa ve Hollanda’nın, nüfusları hızla artan C Grubu’ndaki ülkelerin çoğunun topraklarını ellerinde tutuyor olmasına dikkati çeker. Ona göre, yeryüzü topraklarının yeniden dağıtımını dayatan bu durum, “şu anda gerçekleşmekte olan yeni nüfus hareketlerinin bir sonucu olarak, bugün dünyada karşı karşıya olduğumuz sorunların en büyüğüdür.”

Bu kapsamdaki müteakip çalışmalar, “Demografik Geçiş” kavramının zamanla kuramsal bir zemin kazanmasında ve “ana akım”[2] hâline gelmesinde etkili oldu. Ana akım çalışmalar, genellikle refah artışı, eğitim seviyesinin yükselmesi ve kadınların işgücüne katılımı ile doğurganlığın azalması arasında doğrusal bir ilişki kurma eğilimindedir. Buna göre, doğurganlık davranışı, ebeveynlerin belirsiz bir ortamda, birden fazla kurumsal ve ekonomik kısıt altında aldıkları ileriye dönük ve ardışık kararların bir sonucudur (Becker, 1993). Ekonomik olaylar çiftlerin mevcut taleplerini değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda gelecekteki kısıtlamalara ve dolayısıyla gelecekteki taleplere ilişkin tahminlerini de “rasyonel biçimde” değiştirir (Easterlin, 1987; Bongaarts ve Sobotka, 2012). Ana akım araştırmacıların, ebeveynlerin dünyaya getirecekleri çocuk sayısını, insanî yetenekleri ve fırsatları ışığında belirleyeceklerine inanmak için yeterince gerekçesi vardır. “Demografik Geçiş”in özneleri de ana akım (Neoklasik) iktisattaki Homo economicus gibi rasyoneldir.

Refah artışı, örneğin, daha yüksek kişi başına GSYH, insanların daha fazla çocuk yetiştirmesine olanak sağlasa da Barro ve Sala-i-Martin’in (2004) sunduğu kanıtlar, bu senaryoda doğurganlık oranlarının ancak “en yoksul” ülkelerde (örn. Sahra Altı Afrika ülkeleri) yükseldiğini göstermektedir. Bunun üzerindeki gelir seviyelerinde, ekonomik büyüme daha düşük doğurganlık oranlarına yol açmaktadır. Dolayısıyla, ana akım araştırmacıların, nüfus artışı ve doğurganlığın “ekonomik büyüme” üzerindeki (ya da tersi) etkilerini bu ikinci kategori yönünden incelemeye odaklanması, sınıfsal tercihleriyle uyumludur. Bu tercihte daha büyük bir nüfus, daha fazla işçi ve daha fazla tüketici anlamına gelir ki bu da ülkenin GSYH’sini artırabilir. Keza, küçük veya azalan bir işgücü GSYH büyümesini yavaşlatabilir.

Ana akım çalışmaların kapsamı kabaca bu gibi ön kabullerle şekillenir. Sistematik baskıcı uygulamalar ya da genel olarak siyasal özgürlükler alanı, “Demografik Geçiş”in incelemesine nadiren konu olur. Buna karşılık, yoksullar ya da baskı altındaki etnik/dinsel toplulukların üyeleri, –genellikle örtülü biçimde– “gereğinden fazla” üredikleri için yardımı hak etmeyen bilinçsiz bireyler olarak etiketlenir. “Demografik Geçiş” kuramı, özellikle toplumsal yeniden üretim maliyetinin emekçi sınıflara yüklendiği somut koşulları; kültürel değişim, özgürleşme, bireyselleşme vb. soyut terimlerle açıklayan oldukça geniş bir kavramlar setine sahiptir.

Bu açıklamaların Batı’daki önemli ve güncel temsilcileri olarak, Norton (2002) ve Sommer’i (2018) sayabiliriz. Her iki yazar da doğurganlık düşüşünü ve nüfus azalışını kurumsal, ekonomik ve siyasal yapılardaki “demokratikleşme” süreci bağlamında ele alır. Kadın haklarının gelişmesi, aile yapısının ve toplumsal cinsiyet rollerinin dönüşümü; ekonomik özgürlükler ve mülkiyet haklarının tanınması ile iyi işleyen piyasa kurumlarının varlığı, demokratikleşmenin başlıca göstergeleri olmakla, nüfus azalışının sonucu ve aynı zamanda tetikleyicisi olarak analiz edilir. Özetle, nüfusumuz azalıyorsa işler yolunda demektir; işler yolunda ise (ekonomi büyüyor, hukukun üstünlüğü yürürlükte, mülkiyet hakları güvencede) nüfusumuz doğal olarak azalacaktır!

Türkiye’de de durum çok farklı değildir. Yakın tarihli çalışmalara bakıldığında, özellikle doğurganlık konusunun daha çok kadın hakları ve üreme sağlığı çerçevesinde ele alındığı (örn. Akın, 2007), kadınların –eğitim ve işgücüne katılım yoluyla– ekonomik, kültürel ve bireysel haklar anlamında özgürleşmesinin doğurganlığı azaltıcı etkisine dair çalışmaların (örn. Başkaya ve Özkılıç, 2017; Coşan, 2022) öne çıktığı görülür. Keza, Türkiye’yi “Demografik Geçiş”in “son aşamasına” (hem doğum hem de ölüm oranları düşük) yerleştirmiş görünen 2018 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması da (TNSA, 2019) doğurganlık rejimindeki değişimi; bebek ölümlerindeki radikal düşüş (binde 9.3), evlenme ve aile yapısındaki değişim (medyan ilk evlenme yaşının 21.4’e; ilk doğum yaşının 23.3’e çıkması) gibi modern toplumlara özgü gelişmelerle açıklama eğilimindedir.

Az sayıdaki Türkçe yayının neredeyse tamamı, doğurganlık kaybının ve üreme kararlarındaki dönüşümün “Demografik Geçiş” sürecinin “doğal” bir sonucu olduğunu ima eder biçimde tasarlanmıştır. Doğurganlık kaybı, özellikle özgürleşme ve bireyselleşmeyi teşvik eden gelişmelerle ilişkili olarak analiz edildiğinde “Demografik Geçiş” kuramının temel varsayımlarıyla uyumlu görünmektedir.

Ne Kadar Özgürlük, O Kadar Çocuk

Bununla birlikte, son yıllarda Türkiye dışındaki akademide “fakirlik/baskı altında azalan doğurganlık” olgusunu kanıtlayan çalışmalarda belirgin bir artış vardır. Bu yeni nesil çalışmalar, İbn Haldun’un “zulüm ve umutsuzluk” eksenli analizini destekleyen bulgular sunmaktadır. Örneğin, bu çalışmalarda kullanılan “Jeopolitik Risk Endeksi” (GPR) ile doğum oranları arasında negatif bir korelasyon saptanmıştır. Buna göre, bireyler sadece ekonomik kriz dönemlerinde değil; siyasal istikrarsızlık, çatışma riski veya yoğun siyasal baskı dönemlerinde de çocuk sahibi olmayı ertelemekte, hatta tamamen iptal etmektedirler.

Makine öğrenmesi” algoritmaları ve GPR yardımıyla İskoçya’daki doğum oranı istatistiklerini analiz eden Tzitiridou-Chatzopoulou ve arkadaşlarının (2024) çalışması bu kapsamda sayılabilir. Jeopolitik istikrarsızlığın doğum oranları üzerindeki etkisine odaklanan çalışma; savaş, iç karışıklık ve siyasal belirsizliklerin ekonomik zorluk ve güvensizlik duygusu yaratarak üreme kararlarını negatif yönde etkilediğini göstermiştir. Keza, farklı gelir kategorisindeki ülkeler arasında doğurganlık geçişini inceleyen Wang ve Sun’un (2016) çalışması, siyasal özgürlüklerin özellikle orta-üst gelir grubundaki ülkelerde doğurganlık algısını şekillendirdiğini ve bu özgürlüklerdeki değişimin doğurganlık üzerinde aşağı yönlü bir baskı oluşturduğunu saptamıştır. Ebeveynlerin çocuklarını koruyamayacakları veya onlara özgür bir gelecek sunamayacakları korkusu, Federici’nin (2014, 2020) deyimiyle, bir tür “sessiz grev” (silent strike) olarak doğum oranlarına yansımaktadır.

Ancak Federici’ye göre, sessiz grev basitçe bir mecaz olmanın ötesinde bilinçli ve kararlı bir tepkidir. Brown’ın (2018) “Doğum Grevi” (Birth Strike) kavramından esinlenen Federici, kapitalizmin yeniden üretim süreçlerini (ev içi emek, çocuk bakımı vb.) nasıl sömürdüğünü analiz ederken sessiz grev kavramını kullanır. Ona göre, düşük doğum oranları salt ekonomik bir tercih veya bireysel bir kararsızlık olmayıp, bilâkis politik bir duruşu temsil etmektedir. Kapitalizmin devamı için yeni işçilerin (çocukların) doğurulup yetiştirilmesi gerekir. Devletler ve sermaye, yetiştirme yükünü tümüyle ebeveynlerin (özellikle kadınların) omuzlarına yıkmakta, buna karşılık insanlar da sistemin ihtiyaç duyduğu yeni işgücü akışını keserek bu ağır yükü reddetmektedir:

“Kürtajı yasaklayan politikalar işgücü arzını düzenleme araçları olarak yorumlanabilir; doğum oranındaki düşüş ve boşanma sayısındaki artış ise kapitalist çalışma disiplinine karşı direniş örnekleri olarak okunabilir.”

Federici’nin bakış açısı, ana akım akademinin “demografik kriz” olarak tanıttığı doğurganlık verilerini, işçi sınıfının ve özellikle kadınların sisteme karşı geliştirdikleri bir direniş biçimi olarak okumamızı sağlar. Sermayenin yeniden üretiminde olduğu gibi, emek gücünün yeniden üretiminin de eleştirel-toplumsal bir açıklama gerektirdiğini savunan Vogel de (2013) Federici’ye paralel biçimde, sürekli yeni işgücüne ihtiyaç duyan kapitalistin, bununla ilgili maliyetleri (çocuk bakımı, eğitim vs.) emekçilere yükleyerek kâr ettiğine dikkati çeker. “Çocukların akrabalık temelli birimlerde doğması, emzirilmesi, beslenmesi, sevilmesi ve eğitilmesi”, sermayedarın yararlandığı bir tür ücretsiz emektir. Sermayedarın faturayı ödemekten kaçınması, uzun vadede Marksist literatürde “yeniden üretim krizi” olarak tanımlanan bir sonuca götürür: Çocuk bakımı, eğitim vb. giderler kamusal bir görev olmaktan çıkarılıp, ebeveynlerin (özellikle kadınlar) omzuna yüklediğinde insanlar ekonomik olarak çocuk yapamaz hâle gelir.

Adsera ve Menendez’in (2011) 18 Latin Amerika ülkesini kapsayan “ekonomik ve politik belirsizliğin doğurganlık üzerindeki etkileri” konulu çalışması ise görece yüksek işsizlik dönemlerinin daha düşük doğurganlıkla ve anneliğin –ve bir ölçüde ikinci ve üçüncü doğumların– ertelenmesiyle sonuçlandığını saptamıştır. Kadınlar genellikle, ekonomik durgunluğa tepki olarak, çocuk doğurmayı ertelemekte ya da doğumları azaltmaktadır. Keza, emek piyasasındaki belirsizlik ve artan beceri talepleriyle karşı karşıya kalan ebeveynler, çocuk sayısını sınırlamayı ve onun gelecekteki işsizlik riskini azaltmak için çocuk başına daha fazla yatırım yapmayı tercih edebilirler.

Gauthier (2013), Avrupa ülkelerinde doğurganlık hızlarını etkileyen en önemli ancak açıklanamayan bir faktör olarak “çocukların geleceği” hakkındaki endişeyi belirlerken Helm ve arkadaşlarının (2021) çalışması, yaklaşan felâket duygusunun hem maddî kaygılarla hem de diğerkâm değer sistemleriyle örtüşerek “gelecek yoksa çocuk da yok” (No future, no kids) mantığını güçlendirdiğini göstermiştir. Doğurganlık niyeti, büyük ölçüde yaşadığımız sosyal ortama duyulan güven tarafından şekillendirilmekle, makro-çevresel ve sosyo-politik sorunların tetiklediği geleceğe dair karamsarlık doğurganlık niyetini azaltabilir. Evrimsel terimlerle ifade etmek gerekirse, doğal seleksiyon güvenli olmayan ortama “yeni bir can” getirilmesini desteklemez.

Piano ve Stone (2025), özgürlük-doğurganlık ilişkisini, bireyin “sahip olduğu zaman kendini mutlu hissedeceği çocuk sayısı” (istenen doğurganlık) ile “gerçekleşen doğurganlık” (TDH) arasında yaptıkları ayrım üzerinden incelediler. ABD eyaletlerinin (2000-2020 arasındaki) ekonomik özgürlük puanları ile “doğurganlık açığı” (istenen ve gerçekleşen doğum arasındaki fark) arasında tutarlı bir şekilde negatif ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptayan yazarlar, siyasal özgürlüklerin daraldığı veya otoriterleşmenin arttığı senaryoda bireylerin gelecek kaygısının artmakla, doğurganlık açığına yol açtığı sonucuna vardılar.[3] Buna karşılık, sadece ekonomik değil kişisel ve siyasal özgürlüklerin de yüksek olduğu eyaletlerde doğurganlık açığı önemsizleşmektedir.

Piano ve Stone’un analizleri, kuşkusuz ekonomik ve siyasal özgürlüklerin doğurganlık açığı üzerindeki nedensel etkisi hakkında güçlü yargılarda bulunmaya imkân vermez. Yine de bu açığın politik belirleyicilerini ve istenen doğurganlık oranına ulaşmanın önündeki engellerin teşhisini kolaylaştırabilir. “Ebeveynler neden istedikleri kadar çocuk yapamıyor?” sorusu, bu anlamda meşru bir sorudur.

Population Reference Bureau (PRB, 2019) tarafından yayımlanan “çatışmanın doğurganlık üzerindeki uzun süreli maliyeti” konulu rapora bakılırsa, son 40 yılda sivil çatışma yaşayan bazı Latin Amerika (1970-1980’li yıllardaki Arjantin, Şili ve Uruguay) ve Ortadoğu (Lübnan ve Suriye) ülkelerindeki istikrarsızlık dönemlerinde doğurganlık 1/3 oranında düşmüştür. İstikrarsızlık bittikten sonra bir “patlama” (rebound) yaşansa da uzun süreli baskı rejimleri toplumsal psikolojiyi kalıcı olarak deforme ederek doğum oranlarının “kalıcı düşük” seviyelerde seyretmesine yol açabilmektedir. Çünkü uzun süreli baskı veya ekonomik belirsizlik altında yetişen bir nesil “küçük aile” normunu içselleştirir. Baskı rejimi sona erse bile toplumsal değerler ve ideal aile büyüklüğü algısı kalıcı olarak değişmiş olduğundan TDH bir daha asla “ikame seviyesi” olan 2.1’e çıkmaz. Rusya ve Gürcistan dâhil (Türkiye hariç) 39 Avrupa ülkesindeki doğurganlıkla ilgili davranışların uzun süreli (1975-1999) değişimini inceleyen Billari ve Kohler (2004), TDH’nin 1.3 veya 1.5’in altına düştüğü durumları “düşük doğurganlık tuzağı” (low-fertility trap) olarak adlandırmıştır.

Özetle, İbn Haldun’un “esaret şehvetten keser” mealindeki tezi, vahşi hayvanlarda kortizol ölçümleri ve hormon analizleriyle, insanlar âleminde yıllara sâri doğum istatistikleriyle kanıtlanmıştır. Örnek kabilinden zikrettiğimiz çalışmaların, artan otoriterleşmenin doğurganlığı nasıl düşürdüğüne dair bulgularının ortak mesajını şöyle özetlemek mümkündür: Siyasal baskıların yoğunlaştığı ve hukukun üstünlüğünün zayıfladığı koşullarda, bireyler, onları devletin keyfi müdahalelerinden koruyamayacaklarını düşünerek çocuk yapmaktan vazgeçerler. Bu durum psikolojik bir “içselleştirme” yaratır. Siyasal istikrar nihayet sağlandığında dahi toplumsal psikolojideki kırılma (deformasyon) nedeniyle biyolojik kapasiteye hemen yansımaz. Toplumsal güven duygusunun yıkılması hızlı; inşası ise çok yavaştır ve bazen nesiller boyu sürebilir.

İbn Haldun’un “şevk ve sevinç” dediği şeyi, Freud’un libido ya da Marx’ın yabancılaşma kavramıyla karşılaştırmak ilginç olurdu: Baskıcı ve aşırı kontrolcü rejimler altında izzet-i nefsi kırılan insan, hayata karşı edilgen hâle gelir. Bu edilgenlik, üretimin yavaşlamasına, sanatsal yaratıcılığın gerilemesine ve nihayet neslin devamı için gereken o “yaşam enerjisinin” (libido) çekilmesine neden olur. İşçinin kendi emeğine yabancılaşması gibi, birey de kendi türsel varlığına (insanlığına) yabancılaşır.

“Ben Diyorum Hadımım…”

Sadece ekonomik değil, kurumsal ve siyasal istikrarsızlığın da doğurganlık üzerinde aşağı yönlü etkide bulunabileceğini gösteren yeni nesil çalışmalar, özellikle Türkiye gibi “üst-orta gelir” grubunda görünen ülkeler için bu etkiyi başlıca iki faktörle açıklamaktadır: (1) Siyasal ortamın yarattığı “gelecek karamsarlığı” ekonomik daralmanın etkisini artırır. (2) Genel olarak devlete ve özellikle hukuk ve adalet mekanizmalarına yönelik “güven kaybı”, aile kurmayı ve nesli sürdürme isteğini zayıflatır. Veriler, ekonomik kaygılarla birleşen özgürlük kaybının TDH’deki düşüşü çok daha dramatik ve kalıcı hâle getirebileceğini göstermektedir.

Türkiye’de, 2000 yılında 2.49 olan TDH’nin 2024’te 1.48’e gerilemesini değerlendirirken bu iki faktörü de denkleme dâhil etmek zorundayız. Doğurganlıktaki düşüşü, “zenginleşiyoruz, o yüzden çocuk yapmıyoruz” şeklinde okumak, başta barınma krizi ve çocuk yetiştirme olmak üzere, artan yaşam maliyetleriyle baş etmeye çalışan emekçi kitlelerin geleceğe dair gittikçe derinleşen güvensizliğini göz ardı etmektir. Nüfus azalışını ekonomik gelişmenin “doğal” bir sonucu olarak tanıtan “Demografik Geçiş” kuramının mantıksal çerçevesi, küçük bir azınlık hariç toplumu “mahkûm kavim” (proletarya) statüsüne indirme eğilimindeki Neoliberal politikalarla uyumludur. Bu politikaların şu iki başarısı(!) özellikle önemlidir: (1) Hem özel sektörde hem de kamuda yaygınlaşan işten çıkarmaların tetiklediği “güvensizlik” duygusunun işçiler yanında orta sınıflara da yayılması. (2) Çocukların insanî değeri ile onları büyütmenin “ekonomik maliyeti” arasındaki dengeyi birincisi aleyhine bozmak.

Türkiye’yi gelişmiş AB ülkelerinin (örn. Fransa 1.79; Danimarka 1.50) bile gerisine düşüren TDH verileri de esasen refah artışının değil benzer politikaların sonucudur. Aşağıdaki grafik, biraz amatör işi olsa da bu sürecin kısa bir özetini sunmaktadır.


Türkiye: TDH - Özgürlük ilişkisi (Kaynak: TÜİK, Freedom House)

Bir tür “sosyo-politik güven endeksi” olarak okuyabileceğimiz grafik, demografik ve siyasal açıdan önemli üç kırılma noktasına dikkati çekiyor: (1) 2014-18 yılları arasında, Freedom House özgürlük skorundaki sert düşüşün TDH’deki düşüşle eş zamanlı gerçekleşmesi anlamlı bir tesadüftür. (2) TDH, ilk kez ülkenin “özgür değil” statüsüne düştüğü 2018’de ikame seviyesinin altında (1.99) ölçülmüş olup, o yıldan bu yana istikrarlı biçimde gerilemektedir. (3) Türkiye, Billari ve Kohler’in kriterine göre, TDH’nin 1.48 olarak ölçüldüğü 2024 yılından itibaren “kalıcı düşük doğurganlık” tuzağındadır ve ikame seviyesini tekrar yakalama şansını kaybetmiş görünmektedir. TNSA (2019), evli kadınlar arasında ortalama “ideal çocuk” sayısını 3 (üç) olarak saptadığına göre, 1.52 gibi telafisi zor bir doğurganlık açığı söz konusudur.

Özgürlük kaybı ile TDH’deki eşzamanlı gerileme, İbn Haldun’un gözlemiyle tutarlı bir “sessiz grev” kanıtıdır. Grafikte, 2018’deki kritik 1.99 seviyesi ile çakışan kırmızı çizgi ise sessiz grevin başladığı sınırı işaretlemektedir. Bu çakışma, siyasal özgürlükler alanındaki daralma ile doğurganlık davranışı arasındaki hassas ilişkiyi göstermesi açısından önemlidir.

Bu koşullarda, ebeveynlerden “en az üç çocuk” isteyenlere verilebilecek en kibar yanıt şu olabilir: “Ben diyorum hadımım; sen diyorsun çoluk çocuk nasıl…”

Çözümü, kadınların kürtaja ve sezaryen doğum imkânına erişimini kısıtlamakta bulan; zorunlu eğitim süresini, kadınların çalışmasını ve “geç” evlenmeyi sorunsallaştıran muhafazakâr yaklaşımlar, –en iyi ihtimalle– sorunun anlaşılmadığını göstermektedir. Kötü ihtimal, burjuvazinin artan yeniden üretim faturasına (çocuk bakımı, eğitim vs.) –en azından– ortak olmak yerine, natalist (doğum yanlısı) baskılar kurma çabasıdır. Sermayenin “ucuz işgücü” bulma krizini, ulusun beka sorunu olarak tanıtan siyasal söylemler de bu baskıların örtülü ifadesidir.

Keza, cüzi ebeveyn destekleri ya da evlilik yardımı gibi araçlar, akut ağrılardan mustarip hastaya masaj yapmaktan farksızdır. Anayasasında (Md. 42) “aile Türk toplumunun temelidir” yazan ve sandıktaki başarılarını büyük ölçüde muhafazakâr söylemlerine borçlu hükûmetlerin yönettiği bir ülkede, “aile merkezli politikalar” geliştirmedeki başarısızlık dikkat çekicidir. Sorumlular bellidir: Geçmişte gereğinden fazla üreyerek ulusal refah ortalamasını aşağı çeken yoksullar, bugün çocuk yapmayı bırakarak kapitalizmin “yedek emek” ordusunun varlığını tehlikeye atmaktadır. Onlar, Marx’ın (2011) “Yerine getirilmesini kapitalist iç rahatlığıyla işçinin kendini ve neslini devam ettirme içgüdüsüne bırakabilir,” diye yazdığı stratejik görevi ihmal etmişlerdir. Kritik momentte, Orta Vadeli Plân’a (OVP, 2026-2028) dâhil edilen “uluslararası işgücünün tamamlayıcı etkisi” devreye girecektir.

Oysa adına üniversite kurularak onurlandırılan İbn Haldun’un (1989) bu bağlamda devlete atfettiği sorumluluk, uygun politika araçları için muhafazakâr bir zemin sağlayabilirdi:

“Devletin şefkatli ve iyiliksever olması sayesinde tebaanın emel ve ümitleri artar, neşe ile yurdun imarına çalışır ve bu imarın sebeplerini hazırlamağa girişir. Bunun bir sonucu olarak, yurt bayındırlaşır ve genişlik husule gelir, nesiller artar, nüfus çoğalır.”

Bu sözler, devletin doğasına dair iyimser bir bakış açısını yansıtsa da nüfus artışının basitçe bir “Demografik Geçiş” meselesi değil, siyasal ve psikolojik bir sonuç olduğunu anımsatması önemlidir. Eğer öyleyse yaşam kalitesindeki marjinal bir iyileşme, zulümde eser miktarda bir azalma, hükûmet yetkililerinin o çok arzuladıkları nüfus artışını tetikleyebilir.

Sonuç

Ana akım akademik çalışmalar; ekonomik özgürlük, hukukun üstünlüğü ve ilgili piyasa geliştirici kurumların varlığının TDH’yi düşüreceğine dair keskin bir öngörüye sahiptir. Buna karşılık, kötüleşen ekonomik koşulların özgürlükler alanındaki sistematik daralma ile birleştiği senaryoda da insanlar aile kurmayı ya da “çocuk yapmayı” ertelemekte, hatta tümden iptal edebilmektedir. “Tahakküm, tagallüp, kahır ve şiddet” pratiklerinin sistematik hâle gelmesiyle nüfusun azaldığını gösteren yeni nesil çalışmalar, ekonomik refah odaklı ana akım açıklamaları itibardan düşürmüştür. Siyasal haklar ve sivil özgürlükler alanının üreme kararları üzerindeki etkisini dışlamak ya da nötr bir etkiye sahip olacağını varsaymak, egemen sınıfların bekasını öncelemekle eşdeğerdir. Akademinin vaftiz edip kutsadığı “Demografik Geçiş” süreci sınıf mücadelesinden bağımsız değildir.

İbn Haldun, toplumların üreme başarısını ana akım analizlerin göz ardı ettiği bir çerçevede değerlendirmiştir. Türkiye’nin demografik manzarasına bu çerçeveden baktığımızda, bir “sert düşüş” değil, son çeyrek yüzyıla yayılan istikrarlı bir gerileme görürüz. Toplumun şevk ve sevincini bir anda değil, yavaş yavaş ve çaktırmadan sönümleyen tedrici bir izmihlal (çöküş) söz konusudur. Dolayısıyla, doğum oranlarındaki düşüşten endişe duyan Devletlû büyükler, önce yaşamın neden yaşanmaya değer olmaktan çıktığına ve toplumsal emeğin nasıl sömürüldüğüne bakmalıdırlar.

Yaşam maliyetinin hem ekonomik[4] hem de siyasal anlamda arttığı koşullarda, TDH’deki gerileme toplumun biyolojik olarak verdiği bir “dur” ihtarıdır. Bu gerileme, ekonomik krizden daha derin bir şeye; bireyin özerkliğinin yok edildiği, geleceğe dair emel ve ümidinin rasyonel zeminini yitirdiği bir evreye işaret etmektedir. Mukaddime’deki “her yiyene yemek olma” uyarısı, toplumsal çöküşün ekonomik nedenlerine psikolojik bir savunmasızlık hâlinin eşlik ettiğine dair güçlü bir ders niteliğindedir.

Son olarak, bu çalışmada “özgürlük” kavramını genellikle liberal anlamda kullanmamız bir çelişki olarak görülebilir. Bu kullanım, Türkiye dâhil kapitalist ülkelerin anayasal ve kurumsal düzenlerinin büyük ölçüde liberal özgürlük anlayışının etkisi altında yapılandırılmış olmasındandır. Dahası, yüzyılın başından bu yana izlenen neoliberal politikalar, liberal anlamdaki özgürlüğü bile aranır hâle getirmiştir. Yoksa “kimler ekonomik özgürlüğe sahip?” ya da “kimler hukukun himayesinden yararlanıyor?” vb. sorular karşısında anlamını kolayca kaybeden bir özgürlüğü talep etmek de aynı ölçüde anlamsız olabilir. Marx ve Engels’in (1992) tanımladığı gibi, “kişisel özgürlük, yalnız ortaklaşalık içinde olanaklıdır.” Bu anlamda ihtiyaç duyduğumuz şey, nüfus artışını kısıtlayıcı ya da teşvik edici müdahaleler değil, üretim araçlarının kolektif mülkiyetidir. Burjuvazinin “faturayı ödememe” stratejisi ancak bu şekilde dengelenebilir.

Muhsin Altun

14 Ocak 2025

Dipnotlar:

[1] Emek gücü söz konusu olduğunda “yeniden üretim” (reproduction) kavramı, hem emek-çalışma yoluyla kişinin kendi yaşamını sürdürmesi (doğal) hem de üreme yoluyla yeni nesiller yetiştirmesi (toplumsal) sürecine gönderme yapar. Genel olarak yeniden üretim, sadece “tekrar üretmek” değil; toplumsal yapının bekasına hizmet eden tüm ekonomik, biyolojik ve ideolojik mekanizmaların toplamıdır. Bkz. Engels (1987: 12).

[2] “Ana akım” derken, antropoloji, sosyoloji ve siyaset bilimi başta olmak üzere sosyal disiplinlerin –sınıfsal konuları dışlayan– emperyal ve/veya halk düşmanı sürümlerini kastediyoruz.

[3] Yazarların bulgularına bakılırsa, Wyoming (1.2), Alaska (1.1), New Hampshire (1.05) ve Utah (1.05) en büyük doğurganlık açıklarına sahipken, Montana (0.41) ve Güney Dakota (0.43) en küçük açıklara sahiptir.

[4] TÜRK-İŞ’in açıklamasına göre, 2025 Kasım ayı itibarıyla Türkiye’de açlık sınırı 29.828; asgari ücret 22.104; yoksulluk sınırı 97.159 olarak hesaplanmıştır.

Kaynakça:

Adsera, A. & Menendez, A. (2011). Fertility changes in Latin America in periods of economic uncertainty. Population Studies65(1): 37-56.

Akın, A. (2007). Emergence of the Family Planning Program in Turkey. Robinson, W.C., & Ross, J.A. (Eds.), The Global Family Planning Revolution: Three Decades of Population Policies and Programs (85-102). Washington, DC: The World Bank.

Barro, R.J. & Xavier, S-M. (2004). Economic growth (2nd Ed.). Cambridge, MA: The MIT Press.

Başkaya, Z. & Özkılıç, F. (2017). Türkiye’de Doğurganlıkta Meydana Gelen Değişimler (1980-2013). Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 10(54): 404-423.

Becker, G.S. (1993). A Treatise on the Family. Cambridge, MA: Harvard University Press.

Billari, F.C. & Kohler, H.P. (2004). Patterns of low and lowest-low fertility in Europe. Population studies58(2): 161-176.

Bongaarts, J., & Sobotka, T. (2012). A demographic explanation for the recent rise in European fertility: Analysis based on the tempo and parity-adjusted total fertility. Population and development review38(1): 83-120.

Brown, J. (2018). Birth Strike: The Hidden Fight over Women's Work. Oakland, CA: PM Press.

Caldwell, J.C. (1982). Theory of Fertility Decline. London, UK: Academic Press.

Coşan, B. (2022). Türkiye’de Doğurganlığın Değişimi: Sosyal Politika Açısından Riskler ve Fırsatlar. Sosyal Politika Çalışmaları Dergisi, 22(56): 597-617.

Easterlin, R.A. (1987). Birth and Fortune: The Impact of Numbers on Personal Welfare (2nd Ed.). Chicago, IL: The University of Chicago Press.

Engels, F. (1987). Ailenin, Özel Mülkiyelin ve Devletin Kökeni (8. Baskı) (çev. K. Somer). Ankara: Sol.

Farquharson, K.A., Hogg, C.J., & Grueber, C.E. (2018). A meta-analysis of birth-origin effects on reproduction in diverse captive environments. Nature communications9(1): 1055.

Federici, S. (2014). Sıfır Noktasında Devrim: Ev İşi, Üreme ve Feminist Mücadele (Çev. Ö. Avcı, H. Mertol, D. Meral). İstanbul: Otonom.

Federici, S. (2020). Tenin Sınırlarının Ötesine: Güncel Kapitalizmde Bedeni Yeniden Düşünmek, Yeniden Oluşturmak ve Geri Almak (Çev. B. Tanrısever). İstanbul: Otonom.

Gauthier, A.H. (2013). Family policy and fertility: do policies make a difference? Buchanan, A., & Rotkirch, A. (Eds.), Fertility Rates and Population Decline: No Time for Children? (269-287). London, UK: Palgrave Macmillan.

Helm, S.V., Kemper, J.A., & White, S.K. (2021). No future, no kids-no kids, no future? Population and Environment, 43: 108-129.

İbn Haldun (1989). Mukaddime (Çev. Z.K. Ugan). İstanbul: MEB.

Marx, K. (2011). Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi (Cilt 1) (Çev. M. Selik,  N. Satlıgan). İstanbul: Yordam.

Marx, K. ve Engels, F. (1976). Nüfus Sorunu ve Malthus (Çev. O. Yaylalı). Ankara: Sol.

Marx, K. ve Engels, F. (1992). Alman İdeolojisi [Feuerbach] (3. Baskı) (Çev. S. Belli). Ankara: Sol.

Norton, S.W. (2002). Population Growth, Economic Freedom, and the Rule of Law. Bozeman, MT: PERC.

Piano, C.E., & Stone, L.R. (2025). The fertility gap and economic freedom. Contemporary Economic Policy43(4): 652-668.

PRB (2019). The Long-Lasting Toll of Conflict on Fertility and Early Childbearing. Washington, DC: The Population Reference Bureau.

Sommer, U. (2018). Women, Demography, and Politics: How Lower Fertility Rates Lead to Democracy. Demography55(2): 559-586.

Thompson, W.S. (1929). Population. American Journal of Sociology, 34(6): 959-975.

TNSA (2019). 2018 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması. Ankara: HÜNEE.

Tzitiridou-Chatzopoulou, M., Zournatzidou, G., Tsakiridis, I., & Tsakalidis, C. (2024). Exploring the Nexus between Fertility Rates and Geopolitical Risk with Intelligence Methods: A Multifaceted Analysis. Healthcare, 12(22): 2205.

Vogel, L. (2013). Marxism and the oppression of women: toward a unitary theory. Leiden, NL: Brill.

Wang, Q., & Sun, X. (2016). The Role of Socio-political and Economic Factors in Fertility Decline: A Cross-country Analysis. World Development, 87: 360-370.