Loading...

Sağlık Savaşı


Güven, körü körüne verildiğinde bir erdem değildir. Kazanıldığında ise bir sorumluluktur.

 

İktidarın Hesap Vermeye Yanaşmadığı Bir Yüzyıl

Özgür bir toplumun sorabileceği en önemli sorulardan biri aynı zamanda en basit olanlardan biridir: Kime güvenirsin?

“Kimden hoşlanıyorsun?” değil. “Kime oy veriyorsun?” değil. “Kim seni siyasî kimliğin üzerinden pohpohluyor?” değil.

Vücudun, çocukların, sağlığın, yiyeceğin, havan, suyun, geleceğin söz konusu olduğunda kime güvenirsin?

Çocukluğumuzdan itibaren otoriteye güvenmeye koşullanırız. Anne babamıza güveniriz. Öğretmenlere. Doktorlara. Hükûmet yetkililerine. Bilim insanlarına. Unvanların yetkinliği, diplomaların ise dürüstlüğü temsil ettiğini varsayarız. Kurumların kamu yararını korumak için var olduğunu varsayarız.

Ancak tarih daha sert bir gerçeği anlatır. Partizan duyguları bir kenara bırakıp tarihsel kayıtları sakince, sistematik bir şekilde, kabile sadakati olmadan incelersek, bir asra yayılan bir örüntü keşfederiz:

Güç, kâr ya da siyasî istikrarla çatıştığında, halk sağlığı hep kaybetmiştir.

Arada sırada değil. Hep.

Hikâyenin İlk Yılları

1920’lerde benzine tetraetil kurşun eklendi. Bu maddeyi işleyen işçiler nörolojik hasar geliştirdi. Bazıları öldü. Sektörün kendi içinde yaptığı uyarılarda bu maddenin insan beyni için zehirli olduğu açıkça belirtiliyordu.

Ancak General Motors, DuPont, Standard Oil ve Ethyl Corporation, gerçeği keşfetmek için değil, şüphe yaratmak için tasarlanmış araştırmaları finanse etti. Federal kurumlar, endüstrinin çalışmalarına itibar etti. 50 yıl boyunca, Amerikan şehirlerinin havasında kurşun birikti, biriken kurşun zekâ seviyelerini düşürdü, bilişsel işlevleri bozdu, orantısız şekilde yoksul ve azınlık topluluklarına zarar verdi.

Yarım yüzyıl boyunca, çocuklar kurumsal kâr için nörolojik olarak bedel ödedi.

Bahane mi? Ekonomik fayda. Yüksek oktanlı yakıt. Yaygın zarara dair yetersiz kanıt. Kanıt aslında mevcuttu. Tek mesele uygunsuz oluşuydu.

Tütünde de aynı şey oldu.

1950’lere gelindiğinde, sigara içmekle akciğer kanseri arasındaki bağlantılar artık apaçıktı. Hemen harekete geçmek yerine, düzenleyici kurumlar belirsizliği vurguladı. Tütün yöneticileri yeminli ifadelerinde nikotinin bağımlılık yapmadığını beyan etti. Daha sonra ortaya çıkan şirket içi belgeler, bağımlılığı azami seviyeye çıkarmak için nikotin içeriğinin manipüle edildiğini gösterdi.

Belirsizlik bir silâh hâline getirildi.

Mahkemeler nihayet tütün şirketlerinin dolandırıcılık yaptığına hükmettiğinde, çeşitli anlaşmalar yapıldı. Kârlar yerinde kaldı. Kimse hapis cezası almadı.

Dünyanın dört bir yanındaki şirketlere verilen ders açıktı: ertelemek mutlaka işe yarar.

Asbestoz ve mezotelyomaya asbestin neden olduğu 1930’larda biliniyordu. Yine de onlarca yıl boyunca yaygın şekilde kullanıldı. Maruziyetin en yüksek olduğu zamanlarda yılda kırk bin kişi ölüyordu. Yasaklama girişimleri boşa çıkarıldı. Maliyet-fayda analizleri, insan akciğerleri yerine inşaat endüstrisini kayırdı.

Kanserin gecikme süresi kalkan hâline geldi. “Hemen nedenselliği kanıtlayamayız.” Böylece maruziyet devam etti.

Artık bu olup bitenin ismini koyma vakti gelmedi mi?

Bilim Sömürüye Dönünce

Tuskegee frengi deneyi 1932’den 1972’ye kadar sürdü. Kırk yıl. Kırk yıl boyunca, yoksul siyah erkeklerden tedavi kasıtlı olarak esirgendi (penisilin kullanılabilir hâle geldikten sonra bile), böylece araştırmacılar hastalığın seyrini gözlemleyebilecekti.

Bilgilendirilmiş onam alınmamıştı. Sahte bahanelerle ağrılı omurga ponksiyonları yapıldı. Aileler enfekte oldu. Çocuklar doğuştan sifilizle doğdu.

Tüm bunlar, Nürnberg Kuralları rızasız deneylerin etik dışı ve suç olduğunu çoktan belirlemişken gerçekleşti.

Manhattan Projesi sırasında ve sonrasında yapılan radyasyon deneylerinin gerekçesi ulusal güvenlikti. Habersiz hastalara plütonyum enjekte edildi. Nükleer testlerin rüzgâr yönündeki siviller uyarılmadan radyasyona maruz bırakıldı. Askerler, savaş alanı radyasyonunu incelemek için mantar bulutlarına doğru yürütüldü.

Gizli, önemsiz gibi sunulmuş ve hatta inkâr edilmiş hâdiselerdi bunlar. Gizlilik galebe çaldığında onam olsa da olur olmasa olur bir şeye dönüştü.

Willowbrook deneyleri, hastalığın seyrini incelemek için engelli çocuklara kasıtlı olarak hepatit bulaştırdı. Ebeveynler, deneye katılmaya çeşitli vaatlerle kandırıldı. Holmesburg Hapishanesi’ndeki mahkumlar dioksin, asbest ve psikotrop ilâçlara maruz bırakıldı. MK-ULTRA, habersiz siviller üzerinde LSD ve psikolojik işkenceyle deneyler yaptı.

Her vakada gerekçe, bilimin ilerlemesi ya da ulusal güvenliğin korunmasıydı. Her vakada insanlar gözden çıkarılabilir varlıklar sayıldı.

Tabiata İhanet

Love Kanalı: Yirmi bir bin ton zehirli atık toprağa gömüldü ve arazi bir okul yönetim kuruluna satıldı. Çocuklarda kanser ve doğum kusurları gelişti. Yetkililer riskleri küçümsedi, ta ki halkın öfkesi insanların bölgeden tahliye edilmesi sonucunu doğurana kadar.

Hanford Nükleer Sahası: Hava ve suya büyük miktarlarda radyoaktif salınım. İyot-131 emisyonları Çernobil seviyeleriyle karşılaştırılabilir düzeyde. Onyıllarca süren gizleme. Batı Yarımküre'nin en kirli nükleer sahası.

Camp Lejeune: Otuz yıl boyunca kirli içme suyu. Bir milyondan fazla kişi maruz kaldı. Tazminat on yıllarca reddedildi.

Flint, Michigan: Tasarruf etmek için korozyon kontrolü yapılmadı. Kurşun içme suyuna sızdı. Yetkililer numune verilerini manipüle ederken çocukların kan kurşun seviyeleri yükseldi.

PFAS “sonsuz kimyasallar”: Onlarca yıldır biyobirikim yaptığı ve endokrin sistemleri bozduğu biliniyor. Bastırılmış çalışmalar. Düzenleyici tereddüt. Şu anda Amerikalıların %99’u bu kimyasalları kanında taşıyor.

Glifosat: Şirket içi e-postalar, hayalet yazarlarca hazırlanmış araştırmaları ortaya çıkardı. Düzenleyici kurumlar, bağımsız bulguları göz ardı ederken bu çalışmalara dayandı.

Her skandalda aynı nakarat yankılanır:

“Seviyeler güvenli sınırlar içinde.”

“Kesin bir kanıt yok.”

“Faydalar risklerden ağır basıyor.”

“Daha fazla çalışma gerekiyor.”

Kesin kanıta ulaşıldığında, maruziyet artık geri döndürülemez durumdadır.

İlâç Sektörünün Tahakkümü

Vioxx, erken kardiyovasküler sinyallere rağmen onaylandı. Tahminlere göre 140.000 kadar kalp krizine neden oldu. FDA içindeki muhalif sesler bastırıldı. Merck, yanlış bir şey yaptığını kabul etmeden milyarlarca dolar tazminat ödedi.

Fen-Phen, piyasadan geri çekilmeden önce altı milyon kişide kalp hasarına neden oldu.

OxyContin, minimal bağımlılık riski iddiasıyla onaylandı. Denetçiler daha sonra güya denetledikleri şirketlerde makamlar edindiler. 500.000’den fazla Amerikalı opioid doz aşımı nedeniyle hayatını kaybetti.

Denetlenen ile denetleyenin bu iç içe geçişi bir anomali değildir. Sistematiktir.

Denetleyiciler endüstri finansmanına bağımlı olduğunda, devlet görevi sonrası şirket yönetim kurullarında kariyer beklediğinde, tarafsızlık aşınır. Bedeli de halk öder.

Savaş, Panik ve Siyasî Çıkar

11 Eylül saldırılarından sonra, federal kurumlar patlama alanının çevresindeki havanın güvenli olduğunu açıkladı. Daha sonra bir genel müfettiş raporu, ekonomik istikrarı korumak amacıyla basın bültenlerinde ihtiyatlı bir dilin kullanıldığını ortaya koydu. Patlama alanındaki havaya ilk maruz kalanlardan binlercesinde kronik hastalıklar ve kanser gelişti.

Three Mile Adası yetkilileri, radyasyon verileri eksik olduğu hâlde insanları her şeyin yolunda olduğu yönünde temin etti.

1976 domuz gribi aşı kampanyası, hiçbir zaman gerçekleşmeyen bir salgına karşı 45 milyon Amerikalıyı aşıladı. Guillain-Barré vakaları ortaya çıktı. Yetkililer başlangıçta ilişkiyi inkâr etti.

Kovid-19 aşıları acil kullanım onayı altında aceleye getirildi. Etkinlik iddiaları zamanla değişti. Koruma azaldı. Genç erkeklerde miyokardit riskleri ortaya çıktı. Uygulama ile ilgili tartışmalarda çoğu zaman açık bilimsel söylem yerine sansür galip geldi.

Halk sağlığı güvene dayanır. Ancak şeffaflığın yerini kamuoyu oluşturma operasyonları aldığında güven aşınır.

Yapısal Sorun

Mesele birilerini şeytanlaştırmak değil, sistemin böyle işleri teşvik ettiğini görmek.

Kurumlar ihtiyat yerine ekonomik istikrara öncelik verdiğinde…

Denetleyiciler endüstri tarafından finanse edilen bilime dayandığında…

Muhalif uzmanlar tartışılmak yerine marjinalleştirildiğinde…

Anlaşmalar cezai hesap verebilirliğin yerini aldığında…

Bir örüntü ortaya çıkar.

Bu, parti çizgilerini aşar. Cumhuriyetçi ve Demokrat yönetimlerin her ikisi de halk sağlığı başarısızlıklarına başkanlık etmiştir. Sorun ideoloji değil, sonuçlara duyarsız olmaktır.

İhtiyatlı olma ilkesi rafa kaldırılmıştır.

“Milyonlarca insan için bu yeterince güvenli mi?” diye sormak yerine, “Bunun zararlı olduğunu şüpheye yer bırakmadan kanıtlayabilir misin?” diye soruyoruz. Kanıt üzerine tartışılırken insanlar zarar görmeye devam ediyor.

O Hâlde Kime Güveneceksiniz?

Körü körüne değil. Durup dururken değil. Güven şu yollarla kazanılmalıdır:

Radikal şeffaflık.

Bağımsız denetim.

Tam veri erişimi.

Çıkar çatışmalarının ifşası.

Hatanın kamuya açık kabulü.

Anlamlı hesap verebilirlik.

Bu koşullar olmadan otorite itaati değil, sorgulanmayı hak eder.

Bu paranoya değildir. Bu sivil olgunluktur. Sinizm kolaydır. Kör sadakat daha kolaydır. Disiplinli şüphecilik ise zordur.

Birincil verileri okumayı gerektirir. Finansman izlerini takip etmeyi. Bilimi halkla ilişkilerden ayırmayı. Muhalefeti susturmak yerine açık tartışma talep etmeyi.

Bunu talep etmezsek, bir sonraki kriz—ister çevresel, ister ilâçlarla ilgili, ister askerî, ister teknolojik olsun—aynı yolu izleyecektir:

Hızlıca yapılan uyarılar. Endüstrinin direnci. Düzenlemelerde gecikme. Kitlesel ölçekte maruz kalma. Hesap vermeden anlaşma yoluna gitme. Sil baştan. Döngü yeniden başlar.

Mesele hataların olup olmaması değildir. Her zaman olacaklardır. Mesele, sistemlerin kendini düzeltmek yerine örtbas etme yoluna gidip gitmediğidir. Tarih bize örtbas etmenin sıklıkla galip geldiğini söylüyor.

O hâlde size “Bize güvenin,” dendiğinde, duraksayın.

Kimin fayda sağladığını sorun. Kimin risk altında olduğunu sorun. Hangi verilerin açıklanmadığını sorun. Araştırmayı kimin finanse ettiğini sorun. Şeffaflık olmadan güven istendiği durumlarda daha önce neler olduğunu sorun.

Özgürlük bir anda yok olmaz. Vatandaşlar, kendilerini defalarca hayal kırıklığına uğratmış kurumlara muhakeme yetkilerini devrettikçe erozyona uğrar.

Güven teslim olmak değildir. Bir sözleşmedir. Sözleşmelerse hesap verebilirlik gerektirir.

Hesap verebilirlik isteğe bağlı değil, yapısal hâle gelene kadar, tetikte olmak aşırılık değildir. Bilgeliktir.

Tarihin istisnasız öğrettiği tek bir ders varsa o da şudur: Güç nadiren kendini düzeltir. Kurumlar bir sabah uyanıp ahlâkî netlikle hatasını itiraf etmez. Şirketler gönüllü olarak kârını kısıtlamaz. Hükûmetler alçakgönüllülükle otoriteden vazgeçmez. Değişim neredeyse her zaman konforu değil farkındalığı seçen vatandaşlardan gelmiştir.

Yapmakta olduğumuz bu konuşma da öfkeyle veya umutsuzlukla değil, sorumluluğa yapılacak vurguyla bitmelidir.

Sinik olmak kolaydır. Her şeyin yozlaşmış olduğunu, hiçbir şeye güvenilemeyeceğini, tüm otoritenin ele geçirildiğini söylemek kolaydır. Ancak sinizm sadece teslimiyetin başka bir biçimidir. Disiplin gerektirmez. Muhakeme talep etmez. Zihni keskinleştirmek yerine köreltir.

Daha zor olan yol bilinçli şüpheciliktir. Nefret etmeden sorgulamak. Önyargısız araştırmak. Kabile sadakati olmadan kanıt talep etmek. Bu olgunluk gerektirir.

Kişiliği ilkeden ayırmayı öğrenmeliyiz. Etiketleri kaldırın—Cumhuriyetçi, Demokrat, muhafazakâr, ilerici—ve bunun yerine sorun: Bu iddia bağımsız, doğrulanabilir kanıtlarla destekleniyor mu? Kim malî olarak fayda sağlıyor? Kimler risk altında? İstenmeyen sonuçlar nelerdir?

Güven asla otomatik olmamalıdır. Şeffaflığa bağlı olmalıdır. Dürüstlüğe. Hatayı kabul etme konusunda kanıtlanmış bir istekliliğe. Liderler hesap verebilirliği reddettiğinde ise sorumluluk bize düşer.

Bu sorumluluk, manşetlerin ötesini okumayı seçen vatandaşındır. Yan etkileri ve finansman kaynaklarını soran hastanın. Sloganlar yerine politikayı inceleyen seçmenin. Reklâmları içselleştirmek yerine içerikleri okuyan tüketicinin.

Muhakeme bir kastır. Kullanılmazsa körelir. Çalıştırılırsa güçlenir.

Kamuoyunun gerçeğin yerini almasına izin verirsek, aynı lafların sürekli tekrarının kanıtın yerini almasına izin verirsek, otoritenin delilin yerini almasına izin verirsek, o zaman sahiplendiğimizi iddia ettiğimiz özgürlüğün ta kendisinden feragat etmiş oluruz.

Ancak şeffaflıkta ısrar edersek—çıkar çatışmalarının ifşa edilmesini, bağımsız denetimi, açık tartışmayı ve tam veri erişimini talep edersek—o zaman güven yeniden mümkün hâle gelir. Körü körüne güven değil. Hak edilmiş güven.

Gelecek, en yüksek sesle bağıranlar tarafından şekillendirilmeyecek. En açık düşünenler tarafından şekillendirilecektir. Bu yüzden bir dahaki sefere size inanmanız söylendiğinde duraksayın. Sorun. Doğrulayın.

Çünkü güven bir kez verildiğinde, geri almak zordur. Ancak muhakeme bir kez uyandırıldığında, bastırmak neredeyse imkânsızdır.

Ve bu, bize kalan en güçlü vatandaşlık eylemi olabilir.

Ve böylece bu yolculuğu başlatan soruya geri dönüyoruz: Kime güvenelim? Birisi bir unvan taşıdığı için değil. Bir ağ bir mesajı gerçek olduğunu düşündürecek kadar sık tekrarladığı için değil. Muhalefet tehlikeli olarak etiketlendiği için değil. Yalnızca test edilmiş, sorgulanmış, sınanmış ve şeffaf olduğu kanıtlanmış şeye güvenelim. Sorgulanmaktan korkana değil, bunu hoş karşılayana. Ve eğer biz, vatandaşlar olarak itaatten önce dürüstlük, rızadan önce kanıt talep edersek, o zaman bir şey değişir. Güç artık kendi gerçeğini dayatamaz. Hakikat kendini dayatır. Ve hakikat ölçü hâline geldiğinde, kurumlar ya onu karşılamak için yükselir ya da kendi aldatmacalarının ağırlığı altında yıkılır.

Dr. Gary Null

18 Şubat 2026

Kaynak