Fikirler, her ne kadar teorik, felsefî veya soyut görünse de hepsi maddî ve toplumsal koşulların belirlediği gerçeklik tarafından şekillendirilir. Kısaca, bireyin düşünceleri; toplumsal üretim biçimi, sınıf ilişkileri ve ekonomik koşullar tarafından önceden belirlenir. Modern toplumda bireyler; yaşam tarzlarına, kişisel gelişim hedeflerine, markalara ya da öznel anlamlara inanır; büyük ideolojilere değil. Kendi inançsızlıklarını özgürlük ya da akılcılık olarak nitelendirirler. Klasik kapitalizm maddî ürünlerin üretimi üzerine kuruluydu. Günümüzde ise deneyim, yaşam tarzı ve kimlik üzerinden yürüyen bir ekonomi biçimi ön plânda. Örneğin, artık sadece bir kahve değil, “Starbucks deneyimi” satılıyor. Ya da sadece bir telefon değil, “Apple yaşam tarzı” pazarlanıyor. İnsanlar yalnızca tüketim nesnesiyle değil, onunla gelen anlam, imaj ve duygusal tatmin ile de ilgileniyor. Bu, tüketimin daha çok simgesel ve duygusal hâle geldiğini gösteriyor. Artık sahip olmak yerine, bir şeye belirli bir süreyle ve ihtiyaca göre erişmek yaygın hâle gelmiştir. Yalnız, bu model bireyleri sürekli borç, bağlılık ve finansal kaygılar içinde tutar; kısaca, kaygı ekonomisi modeli…
Bundan dolayı toplumsal eşitlik ve özgürlük yalnızca hukuk[1] (üstyapı) düzeniyle değil, maddî (altyapı) faaliyetlerin doğasıyla da bağlantılıdır. Etkileşim karşılıklıdır ama gerçek bir özgürlük için iktisadî özerklik şart, üretici sınıfların bağımsızlığı esastır. Kısaca üretim araçlarına sahip olanlar siyasî özgürlüklerine kavuşabilir.[2] Dolayısıyla özgürlük ve üretim birbirleriyle ilintilidir. Ülkemizde iktidar ve muhalefet aygıtının bu konularda söyleyecek bir sözü veya harekete geçecek bir kapasitesi yoktur. Aynı anda bütün sınıfların çıkarına hizmet edeceğini beyan eden[3] veya kof bir evrensel eşitlik talep eden[4] kimseye itibar etmemek gerekir.
Din, özellikle modernleşme, kentleşme, sekülerleşme süreçleriyle birlikte, duygusal ve teolojik yönünü değilse bile simgesel ve törensel yönünü korumaktadır. Ritüel ağırlıklı dindarlık biçimi, hegemonik kültürün yeniden üretimine katkı sağlar. İslam’ı iktidar ilişkilerine eklemlemek yerine, sınıfsal mücadele aracı olarak görmek gerekir. İslam’da emek, mülkiyetin temelidir. Gerçek mülkiyet değer yaratan kişiye aittir. Böylece spekülasyon ve rant engellenmek istenmiştir. Kısaca mülk, emek aracılığıyla meşrulaştırılır. Kanıtı da Necm Suresi’dir: “Doğrusu insanın çalıştığından başkası kendisinin değildir” (Necm 39). AKP döneminde gelir/servet eşitsizliği kalıtsal hâle gelmiştir. Fırsat eşitliği değil, fırsat ayrıcalığı kurumsallaşmıştır. Servet ve gelir üretkenliğe, yeniliğe ya da girişimciliğe bağlı olarak değil; rant, piyasa gücü, malî manipülasyon ve politik ayrıcalıklar gibi üretken olmayan yollarla elde edilmekte. “Altyapısı kapitalizm, istismar ve sömürü; üst yapısı ahlâk, adalet ve takva olan bir yapıyı kurmak doğru değildir” (Şeriati, 2017, s. 50). Unutmamak gerekir ki kapitalizm tek biçimli, durağan bir sistem değildir; aksine, farklı siyasî ve ekonomik rejimlerle birlikte var olabilen, esnek ve değişken bir yapıdır. Eğer önümüzde yeni bir seçim olacaksa, Erdoğan bu seçimi de “Bahşiş Siyaseti” ile kazanabilir. Küçük zamlar ve ikramiyeler geçmişe bir sünger çeker. Burada unutulmaması gereken şudur: sınıf mücadelesinin çözülememesi ve bastırılması toplumu çöküşe sürükler. Çünkü “Faşistleşme sürecinin karakteristiği, işçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesi gittikçe iktisadî hak talepleri alanında sıkışıp kaldığı hâlde, burjuvazinin işçi sınıfına karşı savaşının gittikçe siyasî bir karakter kazanmasıdır” (Poulantzas, 2016, s. 169). AKP-MHP koalisyonun dışa dönük rekabetçi tutumundan medet uman kim varsa, içe dönük dayanışmacı yaklaşımından[5] da bir o kadar korkmalıdır.
Seküler Milliyetçiler[6]; dış ticaret kısıtlamaları, göçmen karşıtlığı ve yerli sanayi/işçiyi destekleme iddiasıyla ekonomik korumacılığı savunurken, emeği gerçekten güvence altına alabilecek refah devleti kurumlarının budanmasına (sosyal sigortalar, sağlık, eğitim, vergi aracılığı ile yeniden dağıtımı) kesinlikle kayıtsızdırlar. Bu çelişki, seküler milliyetçilerin “halk” adına konuşurken aslında kapitalist piyasanın yapısal eşitsizliklerini koruduğunu gösteriyor. Söylem, kültürel ve milliyetçi bir zeminde işliyor. Gerçek iktisadî güvenceler yerine, sınırları kapatma ve göçmen karşıtlığıyla sahte bir güvence yaratılıyor. Piyasanın acımasızlığına dair tek bir söylemleri yokken piyasanın iktidarını milliyetçilikle meşrulaştırıyorlar.
Sınıf bilincinin oluşmasını ve muhalefetin radikalleşmesini engellemek için sistemin içine gömülmüş emniyet valfleri de gereklidir. İzmir Büyükşehir Belediyesi işçilerinin eylemleri ile ilgili, bırakın CHP’li belediye başkanını, sosyal medyaya bile bakmak yeterlidir. Oysa, her hizmet topluma katkıda bulunur fakat bu katkılar niteliksel olarak farklıdır. Örneğin, bir doktorun emeği ile bir temizlik işçisinin emeği arasında niteliksel fark vardır ancak her ikisi de toplumsal hayat için zorunludur. Buradaki ideolojik maskeyi deşifre etmemiz şarttır. Ücret farklılıklarını doğallaştırma çabası, toplumsal eşitsizliğin rasyonelleştirilmesinden ibarettir. Neoklasik iktisatta “marjinal verimlilik teorisi” tam da bu iddiayı dillendirir: herkesin ücreti üretime yaptığı katkının “bilimsel” ölçüsüdür. Gerçekte ise ücretler; piyasa gücü, sınıf konumu ve sömürü ilişkileri tarafından belirlenir. Bilimsel kisvesi altında ise meşrulaştırma yapılır.
Halkın düşünceleri değiştirilmek isteniyorsa, onları o düşüncelere yönelten koşullardan kurtarmak gerek. CHP, halkın yaşadığı koşulları (yoksulluk, sömürü, eşitsizlik) üreten yapıyı değiştirmeye talip değildir. CHP, halkın düşünce dünyasındaki “yanlışları” düzeltmek istese bile, onları doğuran ekonomik ve toplumsal yapıya dokunmadığı için bu mümkün değildir. Çünkü halkın yanılsamalarından vazgeçmesi, onları doğurtan koşullardan vazgeçmekle mümkündür; CHP ise o koşulların içindedir, hatta o koşulların bir parçasıdır.
Kapitalist üretim süreci üretme yetisini mekanize eder ve işler hâle getirir ama anlamdan yoksun bırakır. Kapitalist çalışma bu üretkenliği insanın kendisine yabancı bir sürece dönüştürür. Kısaca kapitalist sistem salt ekonomik değil, varoluşsal bir tahribattır. Bundan dolayı, “Yapısal uyum çağında dünyanın geri kalanı da hızlı kapitalizmin zalimliklerine bir merhem olarak kültüre sığınmaktadır” (Prashad, 2019, s. 346). Unutmamak gerekir ki sübjektif yapılar, yasalarla ya da siyasî kararlarla değiştirilemez. Bundan dolayı düşünceyi doğrudan güç uygulayan bir şey olarak değil, hassas ve stratejik bir katkı olarak konumlandırmalıyız. Bu katkı kaba kuvvetle değil, bilgi ve sezgiyle, yerinde ve zamanında yapılmalıdır. Ağır kuramsal yüklemelerden çok, pratik ve etkili müdahaleler gereklidir. Fikirler düzeni dönüştüremez belki ama içine sızabilir.
Sosyal sistemler karmaşık yapılardır; üretim ilişkileri, ideolojiler, kurumlar, sınıf ilişkileri ve kültürel yapılar gibi çok katmanlı unsurlar içerir. Bu nedenle, sosyal bir sistemin işlevsiz hâle gelmesi veya yerini başka bir düzene bırakması, ani bir kopuşla değil, zaman içinde gelişen çelişkilerle, krizlerle ve dönüşümlerle olur. Bu noktada Antonio Gramsci’nin sözünü hatırlatmak anlamlı olur: “Eskinin ölmekte olduğu ama yeninin henüz doğmadığı dönemler vardır.”
Sınıf içinde farklı düzeylerde bilinç, eğitim, örgütlenme deneyimi ve gündelik yaşam koşulları mevcuttur. Bu bakış mekanik sınıf analizlerine set çekecektir. Aynı siyasî söylem her katmanda aynı etkiyi yaratmaz. Hegemonya bu farklı sınıf katmanlarına uygun ideolojik araçlarla nüfuz edebilmekle mümkündür. Örneğin; kuryeler, beyaz yakalılar veya organize sanayi işçileri ile güçlü ve işlevsel iletişim kurmanın farklı yolları olacaktır. Marx için devrim, yalnızca coşku ve öfkeyle değil; strateji, analiz ve tarihsel koşulların değerlendirilmesiyle mümkündür. İşçi sınıfı merkezde olmakla birlikte, zafer ancak örgütlü siyaset, kuramsal berraklık ve stratejik ittifaklar sayesinde mümkündür. Köklü toplumsal değişimler bir gecede gerçekleşmez, aksine; uzun vadeli mücadeleler, örgütlenmeler ve bilinçlenme süreçleriyle inşa edilir.
Ergin Kurt
17 Ağustos 2025
Dipnotlar:
[1] Düzen siyasetçilerin gözdesidir hukuk.
[2] Örneğin insanlar gelir eşitsizliğini “kişisel başarısızlık” veya “talihsizlik” olarak görmeye eğilimlidir. Siyasî sistemin hileli olduğuna dair görüşler, iktisadî sistemin adil olmadığına dair görüşlerden daha güçlüdür (Stiglitz, 2015, s. 193).
[3] Imamson Project gibi. “Herkesi kurtarıyoruz” iddiası, burjuvazinin ideolojik ve siyasî etkisini mücadeleye sızdırabilir. Sınıf çizgileri bulanıklaşır, devrimci öznenin tarihî rolü geri plâna itilir. Bu durum reformizme ve sınıflar-arası uzlaşmacılığa kapı açar.
[4] Erdoğan ve Dünya 5’ten büyük… Yalnız, Erdoğan’ın bu lige sokmak istediği yapı Türk, Kürt ve Arap kardeşliği değil Türk Devleti’dir. Çünkü Birleşmiş Milletler devletlerden oluşur.
[5] Türklük hegemonik bir kültürel kod olmuştur. Yani bir işçi, bir liberal, bir sosyalist, bir İslamcı ya da bir devlet görevlisi arasında dünya görüşü farkları olabilir ama Türklük söz konusu olduğunda ortak refleksler, duyarlılıklar ve hatta körlükler devreye girer. Türklük açık bir ideoloji değil, görünmeyen bir varsayımdır. Gündelik yaşamın en sıradan yerlerine nüfuz etmiş bir duygulanım zeminidir. Bu zemin kamusal alanda kimlerin söz söyleyebileceğini de belirler. Mesela Kürtler, kamusal alanda bir rol oynarlar ama bu rol, Türklük rolüdür; sessiz olmak, belli konulara tepki vermemek, belli hassasiyetleri paylaşıyor gibi yapmak… Kısaca Türklük bir öz değil ama hegemonik bir normdur.
[6] Özdağ ve Dervişoğlu.
Başvurular:
Poulantzas, N. (2016). Faşizm ve Diktatörlük (3. b.). İstanbul: İletişim Yayınları.
Prashad, V. (2019). Esmer Milletler, Halkların Üçüncü Dünya Tarihi. İstanbul: Yordam Kitap.
Stiglitz, J. E. (2015). Eşitsizliğin Bedeli; Bugünün Bölünmüş Toplumu Geleceğimizi Nasıl Tehlikeye Atıyor ? (3. b.). İstanbul: İletişim Yayınları.
Şeriati, A. (2017). İslam ve Sınıfsal Yapı (5. b.). Ankara: Fecr.