A. Baransel Vakası’nı ele alabiliriz. Baransel’i, 12 Eylül öncesinde Cumhurbaşkanı F. Korutürk’ün atamasıyla, Cumhurbaşkanı basın danışmanı olarak tanıyoruz, adını duyuşumuz bu yolladır. Ancak a) askerî cunta döneminde de yerini koruyabilmiştir ve b) askerî yönetimden sonraki “sivil” cumhurbaşkanları zamanında da Çankaya’da kalabiliyordu. Bütün bunlar, Baransel’de, cumhurbaşkanlarının üstünde bir kurallılık ve süreklilik olduğunun işaretidir; c) daha da dikkat çekici olan, bu görevden ayrıldığında, Radyo Televizyon Üst Kurulu türünden son derece önemli ve hassas bir kurulun başına geçmesidir. Ancak The Baransel Case’deki ham, bununla birlikte yine de zengin, bilimsel işaretler, burada tükenmiyor; d) Baransel’in buradan TGRT’nin başına geçtiğini görüyoruz. Türkiye gazetesi, rejimin, Türkiye soluna topyekûn bir savaş açtığı yetmişli yılların başında ve sola karşı tarikatları güçlendirmenin bir “devlet politikası” olduğu zamanda, iddialara göre, resmî gizli servislerin büyük desteğiyle kurulmuştu; televizyon, finansman ve sanayi kuruluşlarıyla, İHA bu kaynaktan türediler.[1] Baransel’in, bir tanınmamışlıktan başlayarak, kendisini hiç kanıtlamadan ve yeteneklerini hep gizli tutarak böylesine sorumluluk yüklü ve hassas pozisyonlarda bulunmuş olması düşündürücüdür ve bizi düşündürebildiği için de, A. Baransel’e teşekkür borçluyuz. Baransel Vakası, bize, şu çok önemli soruyu formüle etme imkânını vermektedir; Cumhurbaşkanları, basın danışmanlarını seçmekte özgür müdürler ve buna özel kalem müdürlerini de ekleyebiliyorum, devletin en yüksek noktasında olanlar, basın danışmanlarını veya özel kalem müdürlerini seçebilecek kadar güçlü müdürler? Bu sorulması zor soru, birazdan ve çok kısa olarak gösterebileceğimi umuyorum, ilk bakışta görüldüğü kadar saçma değildir ve tam tersine, verimlidir.
Bu soruyu, daha felsefî bir plânda da ele alabiliriz; Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in basın danışmanı olarak Metin Yalman’ı seçtiğini biliyoruz. Metin Yalman hakkındaki bilgimiz ise çok sınırlıdır; gazeteciliğe Vatan gazetesinde başladığı, belki de Ahmet Emin Yalman’ın akrabasıdır, basın ataşesi olarak Almanya’da görevli iken, Kıbrıs Sorunu’nun alevlendiği bir zamanda hızla Atina’ya nakledildiğini öğrenmiş bulunuyoruz, bu son noktayı istihbarat alanında tecrübesine güvenildiğini öğrenmiş sayabiliriz. Fakat yine de bu bilgilere karşın ve bu bilgilerle birlikte, M. Yalman’ı gerçekte Sezer’in seçmemiş olduğunu düşünebiliriz.
Böyle düşünmemiz için haklı nedenlerimiz var, bunlardan birisi, MİT Müsteşarı Atasagun’un, gazeteci M. Birsel’in bir sorusuna verdiği cevapta gizlidir. Ş. Atasagun, gazetecinin, “MİT millî çıkarlar açısından Cumhurbaşkanı’nı dinlemeyi hiç düşünmez mi?” sorusuna, “MİT’in hedefi olmuş birinin Cumhurbaşkanı olması imkânsızdır,” cevabını verebilmektedir.[2] Doğrusu böyle bir cevabı “maksadı aşma” veya “haddini bilmeme” ya da “ulusal egemenliği hiçe sayma” olarak kabul etmek mümkündür; yine de daha soğukkanlı olarak ele almak yerindedir. Doğrudur, MİT son zamanlarda, matbuatın sürekli ve ısrarlı övgü ve desteğinden güvenli bir hâle gelince maksadını aşmaktan daha çok çekinmez olmuştur; ama bu ifadeyi, MİT’in bir cumhurbaşkanını, birtakım düğmeler yerleştirerek ayrıca dinleme ihtiyacı olmadığı biçiminde anlamak eğilimindeyiz. Çünkü her cumhurbaşkanının göreve geldiğinde ve atamaları yaparken MİT’e olan güvenini göstermesi, belki de bir bilimsel yasadır.
Yalçın Küçük
2003
Fotoğraf: Bir gün sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun basın danışmanlığına atanacak Atakan Sönmez butlan kararını değerlendirirken, TGRT, 21 Mayıs 2026.
[Kaynak: Yalçın Küçük, Tekelistan, İthaki, 5. Baskı, 2004, İstanbul, s. 548-550.]
Dipnotlar:
[1] Albay Hilmi Işık tarafından kurulan bu tarikata “Işıkçılar” adı da verilmektedir, şu anda, Albay lşık’ın damadı E. Ören tarafından yönetilmektedir. Bir gazeteden büyük bir finansal-endüstriyel kompleks ortaya çıkmıştır; “İHA” da bunun içindedir. “İHA”, Türkiye’deki her trafik kazasına, yangına, her kent içi baskına, en ıssız dağdaki silâhlı çatışmaya yetişebilen ve bunları kamerayla saptayabilen tek haber ajansı durumundadır. Görüntülü tespitleri röportajlarla zenginleştirebilse de, çok zaman röportajları görünmemektedir; bu nedenle, ben, hep kameralar ile kameramanların kamusal olmalarından kuşkulanıyorum. Kamusal destek olmadan hiçbir haber ajansının kamera ve kameraman açısından böylesine zengin olabileceğine ihtimal veremiyorum; ancak bu hassasiyetimi zaman zaman dillendirmekle birlikte, N. Güreli’nin başında bulunduğu İstanbul Gazeteciler Cemiyeti veya O. Ekşi’nin başkanı olduğu Basın Konseyi, benim hassasiyetimi hiç umursamamaktadır. Hâlbuki, bunun son derece küçük bir ihtimalle doğru olması, haber kaynaklarında bağımsızlığın yitirilmesi demektir. Kuşkusuz, bağımsızlığın yitirilmesi karşılığında da, son derece ucuz ve muhtemelen parasız, kanlı trafik, canlı yangın, ateşli vuruşma görüntüleri gelmektedir, eğer bir kazanç ise, bunu görebiliyorum.
[2] Sabah, 11 Ağustos 2000. “Özal’ı kim dinledi?” başlıklı haber.