Patates Yiyenler
Vincent van Gogh, ünlü Patates Yiyenler tablosunu tamamladığı yıl (1885), Hollanda elitleri “Liberal Birlik” (Liberale Unie) adı altında örgütlendi. Bu sırada Hollanda, ekonomik anlamda altın çağını yaşamaktadır. Geçmişi tarım ve ticarete dayanan ülke, 19. yüzyılın ikinci yarısında hızlı bir sanayileşme sürecine girdi. Rotterdam limanını Kuzey Denizi’ne bağlayan Yeni Su Yolu’nun (Nieuwe Waterweg) 1872’de tamamlanması, kenti Almanya’nın Ruhr sanayi bölgesi için önemli bir çıkış kapısı konumuna taşıyarak transit ticareti canlandırdı. Keza, 1869’da açılan Süveyş Kanalı, sömürgeleştirilen Doğu Hint Adaları’ndan (Endonezya) tarımsal ürün ve hammadde naklini kolaylaştırdı (Wintle, 2000).
Kırsal yaşamın sert gerçekliğini yansıtan Patates Yiyenler tablosunda Van Gogh, Hollandalı köylüleri tasvir eder. Kaba suratları ve patates tabağına uzanan kemikli elleriyle köylüler, toprağı kendisi işleyen ve rızkını dürüstçe kazanan ortalama bireyi temsil etmektedir. 1550 civarında Hollanda’ya ulaşan patatesin hacim ve besin değeri açısından muazzam verimliliği, birkaç hektarlık bir alanda bir çiftçi ailesini yıl boyunca ayakta tutabiliyordu. 1800’e gelindiğinde, geleneksel ekmek ve ringa balığını zengin sofralarına iteleyen patates, Hollandalı köylülerin temel gıdası konumuna yükseldi.
Dönemin –bir başka ülkede gözlenen– pastoral manzarası da Van Gogh’un tablosundaki gerçekçiliği doğrulamaktadır. Amerika menşeli bir mantar hastalığı (Phytophthora Infestans) 1845’te İrlanda’ya ulaştığında sadece “patates yiyenler” ölür. İrlandalılar, bu asil yumruyla Hollandalılardan daha çok özdeşleşmişti. Açlıktan ölenler için “bunlar hep yoksul kişilerdi” tespitini yapan Marx (2011: 677) şöyle devam eder:
“Kıtlık, ülkenin zenginliğine en küçük bir zarar vermedi. Bunu izleyen yirmi yıl boyunca ve hâlâ daha da artarak devam eden göç insanları azaltmış, ama örneğin Otuz Yıl Savaşları gibi, üretim araçlarını insanlarla birlikte azaltmamıştı.”
Tarladaki patatesle birlikte bir milyonu aşkın İrlandalıyı toprağa gömen mantar, nüfusun egemen sınıf için sadece bir “değişken” olduğu gerçeğini vurgulayarak adadan ayrılır.

Van Gogh’un yağlıboya tablosu Patates Yiyenler (Foto: Van Gogh Museum)
Yoksulluğun Arkeolojisi
Yoksulların günlük yaşamı söz konusu olduğunda antik çağın duvar resimleri de Van Gogh tarzı bir gerçekçiliğin öncüsü sayılabilir. Firavunlar Dönemi (M.Ö. 3100-320) Mısır ikonografisi üzerine çalışan Aldred’in (1985) tespitiyle, olgun ve başarılı erkekler, “fiziksel sağlıklarının gururu veya iyi bir yaşamın getirdiği şişmanlık içinde” gösterilirken çiftçiler ve diğer emekçiler, çalışmaktan ya da yetersiz beslenmekten bitkin vaziyette resmedilmiştir. Esasen antik Mısır sanatında nadir rastlanan bu tür temsiller, çoğunlukla köylülerin işverenleri ya da serflerin efendilerinin lütfuyla taşlara kazınmıştır. Köylüler nüfusun çoğunluğunu oluştursalar da mezar sahnelerinde daima küçük rollerde görünürler.
Dönemin edebî metinleri de aynı sınıfsal algıyı paylaşır. Oğlunun “kâtip” (yani devlet memuru) olmasını isteyen baba, el emeğine dayalı bazı mesleklerin çalışma koşullarını şöyle özetler:
“Çömlekçi, giysileri çamurdan sertleşmiş; kolları ağır işten harap olmuş hâldedir; yanan fırından çıkan duman burnuna girer. Çiftçi sürekli ağlar; sesi bir kuzgunun sesi gibi çıkar; çamurda durmaktan bitkin düşmüş; kıyafetleri paçavra olmuştur. Duvar ustası dışkısına batmış durumdadır; yemeği parmaklarıyla yiyor, oysa sadece günde bir kez yıkayabiliyor. Marangoz bir işçiden daha yorgundur; çok çalışmak zorunda olduğundan onu kurtaracak olan gecedir. Yine de lambasını açık tutmalıdır. […] Kâtip, kraliyet ailesinin lütfuyla asla yiyeceksiz kalmaz” (Simpson, 2003: 676).
Berber, hamal, dokumacı, balıkçı vs. ile devam eden kıtalardaki ortak yanlardan biri, iş sürecine arız olan yorgunluk ve kirlenmeye yapılan olumsuz vurgudur. Buna karşılık, yıllık tarım ya da günlük iş döngüsünün katılımcıları değil gözlemcileri konumundaki kâtiplerin ve diğer elitlerin giysileri nadiren kirlenecektir. Diğer ortak yan şudur: Elinin emeğiyle geçinmek, düşük bir sosyal statünün işaretidir.
“Mesleklerin Hicivleri” (Satire of the Trades) adıyla bilinen antik papirüs yazmasından aktarılan anlatımlar, biraz abartılı görünse de “yukarıdan” gözlemlenmiş bir gerçeği yansıtmaktadır. Güzel sanatlar ve edebiyat, egemen sınıfların yoksul ve sıradan kitlelerden uzaklığını göstermenin (ve bu uzaklığı meşrulaştırmanın) en etkili yollarından biridir.

Sakalsız, bitişik kalın kaşlı ve dağınık saçlı bir marangoz (Driaux, 2020)
Döneme ait mezarlıklarda yapılan arkeolojik kazılar, hasta ve bitkin emekçi imgesini destekleyen kanıtlar içermektedir. Örneğin firavun Akhenaten (M.Ö. 1352-1334) tarafından kurulan ve ülkeyi etkileyen Hıyarcıklı Veba’nın (Yersinia pestis) ardından hızla boşalan Akhetaten (ya da yaygın adıyla ‘Amarna’) kentindeki kazılar, veba ile ilgili çarpıcı bir gerçeği gün yüzüne çıkardı: Kazı ekibinden antropolog Kuckens’ın (2013) bildirdiğine göre, 2006-2013 yılları arasında kentin Güney Mezarlığı’nda açılan 278 mezardan %45’i, esasen arkeolojik kayıtlardaki temsili çok düşük olan 3-25 yaş arası çocuk ve yetişkinlere aitti. Normal bir nüfusta, genellikle 0-2 yaş arasında yüksek oranda ölüm görülürken bu oran daha sonra önemli ölçüde düşer ve 15 yaşından sonra tekrar tedricen yükselmeye başlar. Güney Mezarlığı’nda ise 3-21 yaş arası bireylerin ölüm oranları sürekli olarak yüksekti.
Dahası, iskelet kalıntıları belirli “stres göstergeleri” (kribra orbitalia, lineer mine hipoplazisi, porotik hiperostoz) açısından incelendiğinde, bu yaş aralığındaki 79 bireyden 68’inin stres göstergelerinden en az birini taşıdığı; başka deyişle, bir tür uzun süreli bedensel stresten mustarip olduğu ortaya çıktı. 0-2 yaş grubundaki bireylerin %58,6’sında; 3-7 yaş grubundaki bireylerin %86,4’ünde; 16-20 yaş grubundaki bireylerin %93,8’inde ve 21-25 yaş grubundaki bireylerin %77,8’inde “yetersiz beslenme” belirtileri mevcuttu.
Güney Mezarlığı’ndan çıkarılan iskeletler (400 birey) üzerinde yapılan osteolojik analizler sırasında, yüksek erken ölüm riskinin yanı sıra, çok sayıda “anemi” (kansızlık) belirtisi de saptandı. Bu durum, muhtemelen tahıla dayalı ve demir açısından yetersiz beslenmenin sonucu olup; ölenlerin hayattayken nadiren et tükettiğini düşündürmektedir. Keza, iyileşmiş kırık kemiklerden ve omurga travmalarından kaynaklanan yaralanmalar, ciddi kazalara ve zorlu el emeğine işaret etmektedir (Driaux, 2020).
Amarna’daki genç ve ergenlerin uzun kemik uzunluğu ile diş yaşı arasındaki ilişkiyi –hem modern hem de antik verilerle karşılaştırarak– analiz eden Shidner’ın (2013) çalışması ise bu bireylerin “yaşlarına göre kısa boylu” olduklarını gösterdi. Literatürde “büyüme geriliği” olarak adlandırılan bu durum, yüksek oranda görülen kribra orbitalia, porotik hipertozis ve lineer mine hipoplazileri ile birlikte, maddî koşulların bünyede yarattığı strese verilen doğal bir tepkidir. Yüksek orandaki stres belirteci, mezarlık sakinlerinin sosyoekonomik statüsü (SES) hakkında fikir vermektedir: Veba kurbanları, temel besin maddelerinin eksikliğinden mustarip yoksullardı.
Buna karşılık, Yeni Krallık dönemini (M.Ö. 1550-1069) niteleyen –ana akım kaynaklardaki– “Altın Çağ” imajı, kazılan mezarlıktaki bulgularla keskin bir karşıtlık sergilemektedir. Mısır bu dönemde, özellikle Nubya ve Doğu Çölü’ndeki madenlerden gelen bol miktarda altın sayesinde büyük bir “refah” içindeydi.
“Mısır’ın kendi kaynaklarından ve dış ticaretten elde ettiği gelirin büyük bir yüzdesi, benzeri görülmemiş ölçekteki inşaat projelerine harcandı. Yazıtlar, tapınakların inşasında ve dekorasyonunda kullanılan muazzam miktardaki altın, gümüş, bronz ve değerli taşları sıralamaktadır” (Van Dijk, 2000: 265).
Tanınmış “Mısırbilimci” (Ejiptolog) Van Dijk’e göre, firavun III. Amenhotep (M.Ö. 1390-1352), oğlu Akhenaten’e “daha önce hiç olmadığı kadar zengin ve güçlü bir ülke” bırakmıştı. Hazine Nubya altınıyla, ambarlar tahılla doluydu. Ellerinde sopalarla ve icra memurları eşliğinde çalışan vergi tahsildarları işlerini ciddiye alıyorlardı:
“[Tahsildar] nehir kıyısına iner; hasadı inceler. Yanında sopalı icra memurları ve palmiye dallarıyla Nubyalılar vardır. Çiftçiye ‘tahıl ver!’ derler; çiftçi ‘hiç yok’ diye cevap verir. Çiftçi vahşice dövülür, bağlanıp kuyuya atılır ve orada baş aşağı suya batırılır. Karısı onun önünde bağlanır ve çocukları zincirlenir. Komşuları onları terk edip kaçarlar. Tahılları toplanır” (Simpson, 2003: 684).
Bu zenginlik, özellikle saray tarafından beslenen ve hizmetleri karşılığında genellikle toprak tahsisi (tımar) ile ödüllendirilen yöneticilerin yaşam kalitesinde kendini gösterdi. Mısır’ın servetinin büyük bir kısmını kontrol eden iki ilâ üç bin kişilik bu elit sınıf, eşi benzeri görülmemiş bir yaşam standardının ve (mezar mimarisine yaptığı yatırımla) ölümün tadını çıkardı (Tyldesley, 2001).
Keza, Akhenaten’in tartışmalı tek tanrıcılığının merkezi ve ülkenin yeni başkenti Amarna, bir firavunun ve tanrısının ihtiyaç duyabileceği her şeye sahipti: Etkileyici kerpiç saraylar, muhteşem taş tapınaklar, taş kaplı banyo ve tuvaletler dâhil olmak üzere modern imkânlarla donatılmış şık konaklar; ofisler, işlikler, depolama tesisleri; ağaçlarla gölgelendirilmiş tören yolları, bahçeler, kuyular, havuzlar, kuş kafeslerini de içeren bir hayvanat bahçesi; bir liman ve SES itibarıyla farklılaştırılmış katmanlardan oluşan bir mezarlık vardı. Sıradan kent sakinleri toprakta açılan mütevazı çukurlara gömülürken, kayalık bölgenin bir bölümü firavunun seçkinlerini ödüllendirmek için kullanacağı oyma mezarlar için ayrılmış; kraliyet mezarları için de özel bir “Kraliyet Vadisi” oluşturulmuştu.
Başkentteki saray, tapınak ve anıtsal mezar duvarlarını süsleyen bolluk sahneleri manzarayı tamamlar. Bir diğer Mısırbilimci Kemp’in (2013) bildirdiğine göre, “tek tanrı” Aten adına inşa edilen tapınak devasa bir yiyecek sergisi gibiydi. Keza, saraylar ve kamusal yapılar, yiyecekler ve diğer adaklarla dolu ahşap masa resimleriyle kaplıdır. Tasvir edilen yiyecekler arasında bütün ekmek somunları, büyük sığır eti parçaları ve bütün kazlar ile yemek hazırlığında kullanılan diğer gıda maddeleri yer almaktadır. Yiyecek tasvirlerinin yanı sıra, (1) ördek, bal, üzüm, bira ve hurma hiyeroglifleri basılı çok sayıda amfora etiketi ve (2) kazılardan çıkan sığır, domuz, koyun ve keçi kalıntıları, gıda bolluğunun arkeolojik kanıtlarıdır.
Sığırlar tanrı Aten’in kutsal malı olup, tapınak törenlerinde özel bir yere sahipti. Büyük Aten tapınağı, özellikle çelenklerle süslenmiş sığırların kesimi için tasarlanmıştır. Sığırlar sadece Aten için kesilirken etler özel tüketim ve kraliyet ziyafetleri için ayrılırdı. Arkeolojik buluntular arasındaki “bayram için et” veya “günlük adak için et” etiketi taşıyan çömlek ve kavanozlar, bu etin herkes için ya da hayırseverlik amaçlı olmadığını göstermektedir. Etler, tapınak çalışanları, yetkililer ve özel cenaze kültleriyle ilgili kişilerin tüketimi içindi. Nil’in bereketli alüvyonları, elit toplumsal yaşamın yeniden üretimi anlamında kritik bir ihtiyacı karşılarken köylüler, çalıştıkları toprağa sıkıca bağlı olarak, yüzyıllardır olduğu gibi yaşamaya devam ediyorlardı.
Bulgular, vebanın zengin-fakir ayırmadan herkesi öldürdüğü fikrinin basitliğini ortaya koyarken var olan sınıfsal çelişkileri doğrulamaktadır. Kuckens’ın (2013) vurguladığı gibi, eğer salgın (pandemi) görece iyi beslenen sağlıklı bireyleri de yakalamış ve ayrımsızca öldürmüş olsaydı, açılan mezarlarda uzun dönemli hastalık ve stres kanıtları yanında, görece daha iyi durumda iskeletler de bulacaktık. Amarna’daki Güney Mezarlığı bunun tam tersi bir hikâye anlatmaktadır.
Yoksulluğun Yönetilmesi
Bir başka veba hikâyesi, antik Mısır’daki ölüm örüntüsünün Erken Modern dönem (M.S. 1500-1750) Avrupa’sında da kendini tekrarladığını gösteriyor. Hıyarcıklı Veba ya da Avrupa’daki adıyla “Kara Ölüm” bu defa İsviçre’nin Basel kentindedir. 1501 yılında İsviçre Konfederasyonu’na katılan bu tarihî kent, Yüksek Ortaçağ’dan 19. yüzyılın ortalarına kadar surlarla çevriliydi. 1356’daki depremin ardından yeniden inşa edilip genişletilen surlar, Basel kent merkezi (Stadt) ile çevresindeki kırsal alan (Land) arasındaki idarî ve hukukî ayrımları da belirginleştiriyordu (Unibas).

Basel’in Spalentor Kapısı, 1860’lar (Foto: Unibas)
Tarihçi Burghartz’ın (2011) aktardığına göre, bu dönemde Basel nüfusunun büyük bir kısmı, düşük gelirli işlerden ve dilencilikten derin yoksulluğa kadar uzanan güvencesiz ekonomik koşullar altında yaşıyordu. Buna karşılık, başarılı geçen Reformasyon süreci (1520-1530), devlet kurumlarının ve kilise mülklerinin laikleştirilmesini içeren, aşırı merkezî ve bürokratik bir sosyal yardım sistemini beraberinde getirdi. Tembelliği hoş görmeyen “Protestan ahlâkı”, zorunlu çalışma pratiklerini yoksullara ve dilencilere doğru genişletti. Yoksul yetişkinler, Schellenwerk (boyuna demir halkalar ve çanlar takılarak yapılan çalışma) tarzı işlerde ya da hastanelerde çalışmaya zorlandı (FSIO, 2020; Heinsen, 2021). Onları da –suçlularda olduğu gibi– damgalamak ve gözetim altında tutmak gerekirdi. Schellenwerk, bu anlamda sesli bir disiplin aracı ve bir tür “akustik işaretleme” işlevi görüyordu.

Gagalı ‘Schellenwerker’ boyun halkası (Foto: nightwatchman)
Katolik kilisesinin gevşek yapılanmasının yerini katı bir ahlâkçılık almıştı. Kent sakinlerinin sur dışına çıkması sıkı kurallara bağlandı. Özellikle pazar günü dışarı çıkmak için izin belgesi alınmalıydı. Yurttaşların, sur dışındaki genelevler başta olmak üzere dünyevî zevklere dalmak yerine kilisedeki ayine devam etmeleri amaçlanıyordu.
İlk kez Ocak 1526’da yoksullara yardımı gündemine alan Basel Kent Konseyi, yürürlüğe koyduğu tüzükte hayırseverliğin Hristiyanlık görevi olduğunu ilân etti. Ancak bu hayırseverlikten sadece “dindar, onurlu, evsiz yoksul yurttaşlar” ve Basel’de uzun süredir ikamet edenler yararlanabilecekti. Düzenleme, “işe yaramaz ve inatçı kişilerin” tembelliği alışkanlık hâline getirmesini önlemeyi amaçlıyordu. Kumar oynayanlar, meyhanelerde para harcayanlar veya fuhuş yapanlarla yabancı dilenciler kapsam dışında tutuldu. Dahası, yardım için uygun görülen bir yoksulun, yakasında basılı veya döküm bir “rozet” taşıması gerekiyordu. Sıhhi veya malî durumları iyileşen yararlanıcılar rozeti iade edecek; bu amaçla yılda dört kez ev ziyaretleri yapılacaktı. “Hak eden-hak etmeyen” ayrımı, “damgalama, ayırma ve cezalandırma” üzerinden işleyen dışlamacı bir sosyal politika tedbiriydi (Jütte, 2011).
İlk etapta 115 yaşlı/hasta ve 72 çocuk için yıllık 1.000 sterlinlik bir destek paketini kabul eden Konsey, bu desteğin eski manastır vakıfları, loncalar ve haftalık kilise bağışlarıyla finanse edilmesine karar verdi. Bununla birlikte, Otuz Yıl Savaşları’nın dönüm noktalarından Nördlingen muharebesinin (1634) ardından artan mülteci akını sistemin tıkanmasına yol açtı. Dilenciler ve hastalar sokaklarda yatarken kent sakinleri yasaklara rağmen “şüpheli” dilencilere gizlice sadaka vermeyi sürdürüyordu. 1635’te Konsey ve din adamları, her vatandaşın haftalık ne kadar bağış yapmaya istekli olduğunu belirtmesi için evlere bir anket formu dağıttı. Anket uygulaması 1649’da kalıcı hâle geldi.
Bu arada, Basel dâhil İsviçre burjuvazisi artan ticaret hacmiyle zenginleşirken, ağır vergiler altında ezilen kır ve kent yoksulları hayatta kalmak için mücadele etmekteydi. Artan sınıfsal gerilim, nihayet 1653’te güçlükle bastırılabilen bir köylü isyanıyla (Schweizer Bauernkrieg) sonuçlandı. Ardından gelen veba salgını, Marx’ın saptadığı gibi, kentin zenginliğini azaltmazken nüfus üzerinde yıkıcı etki yaptı. Kent Konseyi, ticarî kaygılarla sur kapılarını kapatmayı reddederek vebanın yayılmasını kolaylaştırdı. Belediye hastanesi (Bürgerspital), yalnızca Basel ve mücavir alandaki (Landschaft) tam vatandaşlık statüsüne sahip hastaları ve bir işverenin malî desteğine sahip olanları kabul etti. Vebaya yakalanan ev hizmetlileri sur dışına çıkarıldı.
2016-2017 yıllarında Basel kent merkezinde yapılan kazılarda, vaktiyle veba hastanesi olarak kullanılan eski bir Fransisken manastırının bahçesinde 279 bireyi barındıran çoklu mezarlar keşfedilmişti. Basel Üniversitesi’nden arkeolog Rindlisbacher ve arkadaşları (2026), mezarların 1665-1670 yılları arasındaki veba salgınının kurbanlarına ait olduğunu saptadı.
SES’in vebadan ölüm oranlarını nasıl etkilediğini inceleyen araştırmacılar geleneksel tarih anlatısının ötesine geçtiler. Mezarlıktaki insan kalıntılarını belediye hastanesinin arşiv kayıtlarıyla eşleştirdiler. Biyo-arkeolojik yöntemlerle (izotop analizleri, antik DNA çalışmaları ve osteo-arkeolojik incelemeler) kurbanların hayat hikâyelerini “yeniden inşa” ettiler. Sonuçları Antiquity dergisinde yayımlanan çalışma, özellikle fizyolojik stres ve beslenme analizleri yardımıyla SES’in bir salgın sırasında ölüm oranını etkileme keyfiyetine dair önemli ipuçları vermektedir. Özetlemek gerekirse;
Salgın herkesi aynı şiddette etkilememişti. Bilâkis veriler, SES’in, beslenme biçimlerinin ve yaşam koşullarının hayatta kalma şansını doğrudan belirlediğini göstermektedir. Kurbanların kemiklerinde saptanan düşük “δ13C” değerlerine bakılırsa, C4 bitkileri (darı, mısır) yalnızca küçük miktarlarda, hatta hiç tüketilmemiştir. Bu durum, daha yüksek “δ13C” değerlerine sahip tekil bireylerin tespit edildiği Geç Demir Çağı (M.Ö. 1. yüzyıl sonları) ve Geç Antik Çağ/Erken Ortaçağ’daki (M.S. 400 civarı) beslenme rejiminin bile gerisindedir. Keza, düşük “δ15N” (azot-15) değerleri, kurbanların kırmızı-beyaz et ve balık tüketmediğini göstermektedir.
İskelet kalıntılarındaki “fizyolojik stres” izleri, ölenlerin çoğunun çocukluktan itibaren yoksulluk, yetersiz beslenme ve zorlu yaşam koşullarıyla mücadele ettiğini ortaya koyuyordu. Örneğin aynı mezara konulan 15 kişinin ortalama ölüm yaşı 17,7 yıl olup, en genç birey 3-4 yaşlarında ölmüş ve sadece 4 kişi 20 yaşını aşmıştır. Ölüm anındaki ortalama yaş düşük olmasına rağmen bu bireylerde dejeneratif omurga ve omuz lezyonları da dâhil çok sayıda patolojik durum saptanmıştır. Tüm bireylerde hem akut hem de kronik süreçler ve iyileşmiş lezyonlar şeklinde “spesifik olmayan fizyolojik stres belirtileri” mevcuttur.
Basel kurbanları, örneğin Ortaçağ Britanya’sındaki bireylere göre daha yüksek oranda “diş minesi hipoplazisi”, periodontal hastalık, iyileşmiş travma ve dejeneratif hastalıklara işaret eden birçok patolojik durum sergiliyordu. Özellikle enine mine hipoplazisi, çocukluk dönemindeki spesifik olmayan stresin kanıtı olup, bireyin küçük yaşta ev içi ve ev dışı emek faaliyetlerine katıldığını gösterir. Genellikle yoksul bireylerin üstlendiği fiziksel olarak zorlu işlerin yol açtığı gerilim hem dejeneratif lezyonlarda hem de kas-iskelet stres belirteçlerinde kendini göstermektedir. Rindlisbacher’in tespitiyle, “iş stresi, bir pandemi sırasında maruziyet için en önemli faktörlerden biridir. Eğer hayatta kalmak için işten vazgeçemiyorsa ölümcül bir hastalığa yakalanma tehlikesi bile kişiyi çalışmaktan alıkoyamaz.”
Yine de bu “tehlike”, bireyin hastalanmasına ve nihayet ölümüne yol açtığı senaryoda dahi egemen sınıf açısından ciddi bir endişe kaynağı değildir. Van Gogh’un tablosu, galerilerin “güzel sanat” tanımını bozmuş olsa da patates yiyenlerin ölümü kapitalist sistemin “zenginlik” tanımını boz(a)maz.
Özetle, Basel’deki bulgular, giriş-gelişme-sonuç örüntüsü itibarıyla Amarna’daki hikâyenin bir benzerini anlatmaktadır. Veba kurbanları, çoğunlukla fiziksel olarak zorlu işler yapan, SES’leri düşük genç erkeklerdi. Dolayısıyla, bazı Avrupa kentlerine ait tarihsel verileri yorumlayan Jütte (2011: 37), “Veba esas olarak zenginleri değil sıradan insanları vuruyordu,” derken abartmış değildir. Keza, Marx da (2011: 426) makineleşmenin “eskiden kalma zanaatlardaki ve manifaktürlerdeki işçiler” üzerindeki etkisini vebanın etkisiyle kıyaslarken abartmış değildir. Veba, herkesi eşitleyen “demokratik” yollardan değil, fizyolojik stres ve sosyal eşitsizliğin müşterek etkisi altında yayılmış ve yoksulları daha kolay avlamıştı.
Yoksulluğun SES’i
Antik Mısır’dan modern çağlara uzanan tarihsel kesit, salgınların en kırılgan sınıfları ölüme daha çok yaklaştırdığını göstermektedir. Nitekim son Koronavirüs (Kovid-19) deneyimi, SES’in belirli sosyal grupların kırılganlığını ne kadar derinden etkilediğini göstermiş olmakla, bu tarihsel kesitle uyumludur. Son beş yılda, düşük SES’in, daha yüksek enfeksiyon oranları, daha şiddetli hastalık ve daha yüksek ölüm oranlarıyla ilişkili olduğunu gösteren çok sayıda çalışma yayınlandı. Buna göre, (1) uzaktan çalışmaya imkân vermeyen “zorunlu” (essential) işlerde istihdam edilme olasılığının göreli yüksekliği ve (2) sosyal mesafeyi korumayı zorlaştıran kalabalık haneler ve dar gelirli mahalleler, düşük SES’li bireylerin virüse maruz kalma riskini artırmaktadır (Marshall vd., 2022; Kerschbaumer vd., 2023).[1]
Bir ekonomik kriz veya pandemi sırasında SES, ölüm oranları üzerinde belirleyici etkiye sahiptir. Hastalık belirtileri gösteren bir kişi, sürekli çalışmadan temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa iyileşme veya toparlanma genellikle imkânsız olacaktır. Çünkü kişi “hasta hâlde” işe gitmek zorundadır; finansal ve fiziksel stres iç içedir. Temel mallara veya kurumlara erişimin kolaylık derecesi, bireyin hastalanma, bakıma ihtiyaç duyma ve ölme olasılığını belirler. Yoksul olmak, aynı zamanda daha fazla kaynağa sahip olanlara göre daha fazla riske maruz kalmak anlamına gelir. Aşağıdaki iki ayrı çalışmanın, iki farklı dünyada yürütülse de aynı noktaya işaret etmesi önemlidir.
Kovid-19’a ilişkin güvenilir epidemiyolojik verileri analiz eden Wachtler ve arkadaşları (2020), bu tür akut viral solunum yolu hastalıklarında enfeksiyon riskinin ve hastalığın şiddetli seyretme olasılığının eşitsiz dağıldığını; ABD ve İngiltere gibi “gelişmiş” ülkelerde bile düşük SES’li bireylerin daha ağır etkilendiğini gösterdi. Mart 2020 ile Mart 2021 tarihleri arasında Tahran’da hastaneye kaldırılan 198.944 Kovid-19 hastasına ait verileri analiz eden Maher ve arkadaşları (2022) ise yüksek gelir gruplarında hastaneye yatış oranının daha yüksek olduğunu saptadı. Buna karşılık, en düşük gelir dilimindeki hastaneye kaldırılan hastalarda ölüm oranı %30 iken en yüksek gelir dilimindeki hastalarda bu oran %10 seviyesindedir. Tedavi başarısının toplumsal dağılımı bile eşitsizdir.
Kuşkusuz stres göstergeleri ya da semptomatik durumlar birçok farklı faktörün sonucu olabileceğinden teşhis konusunda ihtiyatlı olmak iyidir. Herhangi bir stres belirtisinin yokluğu, her zaman o bireyin sağlıklı olduğu anlamına gelmez; bilâkis stresli bir olay sırasında ölen ve asla iyileşemeyen, dolayısıyla kemiklerinde belirleyici izler bırakamayan bir kişiyi de temsil edebilir. Keza, beslenme ve hijyen açısından görece iyi durumdaki bireyler de vebadan ölebilir. Nitekim firavun ailesi ve ruhban arasında da vebadan ölenler yok değildi. III. Amenhotep’in –muhtemelen aynı gün öldükleri için birlikte gömülen– kayınvalidesi Yuya ve kayınpederi Thuya böyledir. Kozloff’un (2012) bildirdiğine göre, mumyası iskelet deformasyonu göstermeyen Yuya, dik ve düz bir duruşa sahipken eşi Thuya, şiddetli “kifoskolyoz” nedeniyle çok kamburlaşmıştı ve muhtemelen güçlükle yürüyordu. Tyldesley (2001), Akhenaten’in eşi Nefertiti’nin de vebadan öldüğünü tahmin etmektedir.
Özetle, bireyin herhangi bir stres faktörüne vereceği tepkiyi belirleyen çok sayıda koşul vardır: Çevresel kısıtlar, bağışıklık durumu, genetik yapı, kültürel ortam vs. Odaklandığımız sorunsal, bu koşulların nüfusun belirli bir kesimini orantısız bir şekilde etkilemesidir. Yoksulların hem biyolojik hem de toplumsal bünyesine arız olan ölümcül koşullar, esasen –arada bazı kurbanlar vermiş olsa da– egemen sınıfın eseriydi. Bu senaryoda yoksulluk, bir “kök neden” olmaktan ziyade egemen sınıfın yararlandığı üretim ve tahakküm ilişkilerinin dolaysız bir sonucuydu.
Sonuç: Ölüm Âdil mi?
Gerek arkeolojik gerekse sosyolojik bulgular, kitlesel ölümleri salt biyolojik bir son değil, ömür boyu maruz kalınan eşitsizliklerin nihai bir sonucu olarak okumaya zorlamaktadır. Antik Mısır’daki, Basel’deki ve modern zamanlardaki salgın kurbanlarının dramatik yaşam öyküleri, ölümü “büyük eşitleyici” sıfatıyla onurlandıran ana akım aydınların muhafazakâr kurgusunu itibardan düşürmüştür. Ölümün zengin ve yoksul arasındaki kulvar farkını kapattığı inancı, dindarca bir yanılsamadır. Arkeolojik katmanlarda, hekimlerin ve rahiplerin ihtimamlı gözetimi altında ölen bir çiftçi ya da marangoz mumyasına rastlanmamış olması, bu anlamda güçlü bir kanıttır.
Driaux’nun (2020) önerisi de bu anlamda makul görünmektedir: Latince “yoksul” (pauper) sözcüğünün zıt anlamlısı, “zengin” (dives) değil “güçlü” (potens) sözcüğüdür. “Yoksulluk” sözcüğünü güç ilişkileri bağlamında ele almalı; onu bir statünün değil bir sınıfın dilsel ifadesi olarak kavramalıyız.
Yukarıdaki tarihsel kesit, ister istemez Nâzım Hikmet’in “Ölüme Dair” şiirini hatırlatır. Nâzım burada, bazı acıklı ölüm hikâyelerini uyaklı bir dille aktarırken bir eski Acem şairine söylettiği “Ölüm âdildir / Aynı haşmetle vurur şahı fakiri” sözünün gerçekliğini sorgular. Yaşadıkları hayatın adaletsizliğini bedenlerinde taşıyan ölüler, şairin bu sözünden hoşlanmazlar. “Biliyorum,” der Nâzım; “ölümün âdil olması için / hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz...”
“Ölüme Dair”, ölümün sözde eşitleyici işlevini reddeden en keskin edebî metinlerden biridir. Ölüm firavun ile çiftçiyi aynı haşmetle vurmaz. Ölüm, ancak hayatta da eşitlenmiş bireyler için “âdil” bir son olabilir. Nâzım’ın mizahla karışık hiddeti, arkeolojik verilerin sert mesajını biraz olsun yumuşatırken kendi ölümümüzün olası sınıfsal boyutları üzerinde düşünmemizi kolaylaştırabilir.
Muhsin Altun
12 Mayıs 2026
Dipnot:
[1] Kovid’in egemen sınıfların elinde bir yönetim pratiği aracı olması; salgınların tarih boyunca sınıflar arası eşitsiz etkisinden artık gelinen noktada egemenlerin ileri teknoloji yardımıyla silâh olarak salgın imal etme imkânlarına varması ve kitle iletişim araçları ile korku ve rıza üretmesi; Kovid’in önceki salgınlara nazaran “kendiliğinden doğal bir fenomenin eşitsiz etkisinden” öte plânlı ekonomik ve sosyal müdahale yönlerinin varlığı vakadır. Biz bu çalışmanın çerçevesine bağlı olarak, SES bağlamında salgınların süregelen etkisi bakımından verileri vermekle yetindik.
Kaynakça:
Aldred, C. (1985). Egyptian Art in the Days of the Pharaohs 3100-320 BC. New York, NY: Thames & Hudson.
Burghartz, S. (2011). Im Angesicht der Armut. Ordnung, Regulierung und Fürsorge im 16. und 17. Jahrhundert. J. Mooser & S. Wenger (Ed.), Armut und Fürsorge in Basel. Armutspolitik vom 13. Jahrhundert bis heute (49-72). Basel: Merian.
Driaux, D. (2020). Toward a Study of the Poor and Poverty in Ancient Egypt: Preliminary Thoughts. Cambridge Archaeological Journal, 30(1): 1-19.
FSIO (2020). History of Social Security in Switzerland / Poverty. Federal Social Insurance Office.
Heinsen, J. (2021). Historicizing Extramural Convict Labour: Trajectories and Transitions in Early Modern Europe. International Review of Social History, 66(1): 111-133.
Jütte, R. (2011). Erken Modern Avrupa'da Yoksulluk ve Sapkınlık (Çev. B. Kurtege-Sefer). İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi.
Kemp, B. (2012). The City of Akhenaten and Nefertiti: Amarna and Its People. New York, NY: Thames & Hudson.
Kerschbaumer, L., Crossett, L., Holaus, M., & Costa, U. (2023). COVID-19 and Health Inequalities: The Impact of Social Determinants of Health on Individuals Affected by Poverty. Health Policy and Technology, 13(21): 100803.
Kozloff, A.P. (2012). Amenhotep III: Egypt’s Radiant Pharaoh. New York, NY: Cambridge University Press.
Kuckens, K. (2013). The Children of Amarna: Disease and Famine in the Time of Akhenaten. Graduate Theses and Dissertations. University of Arkansas.
Maher, A., Dehnavi, H., Salehian, E., Omidi, M., & Hannani, K. (2022). Relationship between Income Level and Hospitalization Rate in COVID-19 Cases: an Example of Social Factors Affecting Health. Archives of academic emergency medicine, 10(1): e23.
Marshall, A.T., Hackman, D.A., Baker, F.C. et al. (2022). Resilience to COVID-19: Socioeconomic Disadvantage Associated With Positive Caregiver-Youth Communication and Youth Preventative Actions. Frontiers in public health, 10: 734308.
Marx, K. (2011). Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi (Cilt 1) (Çev. M. Selik, N. Satlıgan). İstanbul: Yordam.
Rindlisbacher, L., Flatscher, E., Gerling, C., Krause-Kyora, B., & Pichler, S.L. (2026). All equal in the face of death? Life histories of confirmed victims of the last plague epidemic in Basel (Switzerland). Antiquity, 100(410): 500-516.
Shidner, A. (2013). Growing up in Akhetaten: A bio-cultural approach to childhood growth (abst.). American Journal of Physical Anthropology, Suppl. 56: 254.
Simpson, W.K. (Ed.) (2003). The Literature of Ancient Egypt: An Anthology of Stories, Instructions, Stelae, Autobiographies, and Poetry (3rd Edition). New Haven, CT: Yale University Press.
Tyldesley, J.A. (2001). Egypt’s golden empire: the age of the New Kingdom. London, UK: Headline Book.
Van Dijk, J. (2000). The Amarna Period and the Later New Kingdom (c.1352-1069 BC). I. Shaw (Ed.), The Oxford History of Ancient Egypt (265-307). New York, NY: Oxford University Press.
Wintle, M. (2000). An Economic and Social History of the Netherlands, 1800-1920: Demographic, Economic and Social Transition. Cambridge, UK: Cambridge University Press.