The Legacy of Malthus adlı kitabın yazarı Allan Chase’in bildirdiğine göre 1907 ve 1964 yılları arasında, bu tür kanunları bulunan otuz eyalet ve bir koloni de toplam 63.678 kişi mecburi kısırlaştırmaya tâbi tutulmuştu. Fakat, yazarımız bu kurban sayısının bu yüzyılda merkezî hükûmet ya da federal otoriteler tarafından mecburi kısırlaştırmaya tâbi tutulan Amerikalıların çok az bir kısmını teşkil ettiğini belirtiyordu. Chase, Federal Savcı Gerhard Gessel’den 1974’te kendi rızaları olmadan kısırlaştırmaya tâbi tutulan fakir insanlarla ilgili bir davada söylediklerinden şöyle alıntı yapmaktaydı: “Geçtiğimiz birkaç sene içerisinde yıllık 100.000 ile 150.000 arasında alt gelir seviyesinden kişi federal hükûmet tarafından finanse edilen programlarla kısırlaştırıldı.” Chase’in belirttiği gibi bu oran Nazi Almanya’sında başarılanla eşittir. Alman Sterilizasyon Kanunu’nun 1933’te uygulanmaya başlamasından sonra (Amerikan kanunlarından etkilenmişlerdi) 3. Reich’ın yirmi senesi boyunca tam 2 milyon Alman, sosyal olarak yetersiz olduklarından dolayı kısırlaştırılmışlardı.
Gesell, Kongre’nin aile plânlama çalışmalarının tamamen gönüllülük esasına göre yürütüldüğünü söylemesine rağmen, iddia eder ki “sayısız fakir insan geri dönülemez kısırlaştırmayı kabul etmedikleri takdirde federal hükûmetin desteklediği birçok sosyal yardımın kendilerine verilmeyeceği tehdidi altında isteksiz bir şekilde kısırlaştırmaya mecbur bırakıldılar. Doğum aşamasında ilâç yardımı alan birçok hasta bu baskıların en sık hedefi olmaktaydı.” Bu operasyonların davacılarından birisi de Alabama’dan Katie Relf olmuştu ki kendisini odasına kilitleyerek kısırlaştırmada kullanılan ilâçlara karşı savaş ilân etmişti. 1970’lerin sonlarında bunları yazan Chase, yılda en az 200.000 Amerikalının bu gönülsüz ve geri dönülemez işlemin mağduru olduğunu açıklıyordu.
Büyük kısırlaştırma programı süresince iyilik yapıldığı şeklindeki genel kanılar utanmazca seslendirilmektedir. Mesela Kaliforniyalı kısırlaştırıcı ve ırkçı Paul Popenoe’yu ele alalım. Kendisi Los Angeles Times’ın sahibi olan Chandler ailesine yakındı. 1930 tarihli “İnsanlığın İlerlemesi için Kısırlaştırma” başlıklı bir yazısında Popenoe’nun ortağı E.S. Gosney şöyle bir uyarıda bulunuyorlardı:
“Kısırlaştırmanın kullanılmasındaki en büyük tehlikelerden birisi de aşıya giden kişilerin bu yöntemi bir tedavi aracı olarak algılayarak daha önce kullanılmamış her amaç için kullanmasıdır. Kısırlaştırma ırkın bozulmasını engellemek için devletin kullanabileceği ve kullanmak zorunda olduğu yöntemlerden sadece birisidir. Genel olarak bu hastalar ve sakatlar için söz konusudur.
Bazen yöneltilen tenkitlerden biri de kısırlaştırmanın en azından topluma iş görür, kanuna uyan ve kendine yeterli birçok vatandaştan mahrum etmesiydi. Kabul edelim ki bu vatandaşlar çok zeki olmayabilirler fakat modern toplumlarda da entelektüel şahısların yapmak istemedikleri rutin işler yapacak bir sürü akılsız kişiye ihtiyaç vardır. Eğer bütün moronların doğması engellenirse lağım çukurlarını kim kazacak ve çöpleri kim toplayacak.
Çok şükür ya da maalesef, moronların üretilmesinin tamamen durdurulması mümkün değil. Bunların birçok normal ailelerde, basit bir şekilde kalıtımdan gelen genlerin istenmedik şekilde kombinasyonu sonucu doğarlar. Her zaman çöpleri toplayacak ve lağım çukurlarını kazacak moronlar üretilecektir. Görüldüğü gibi bunların dünyaya gelmesi için sadece moron üreten ailelerin teşvik edilmesine hiç de gerek yoktur.”
Üreme bilimciler tarafından “geri zekâlı” ya da “embesil” gibi terimler kullanılarak ırkçılık ifade eden terimlerin kullanılmasından özellikle kaçınılsa da (bunlar kısırlaştırmanın heyecanlı takipçilerinden ve liberallerin çok beğendikleri bir yazar olan Oliver Wendell Holmes’un en favori kelimeleriydi), temel hedef zencilerdi. Doğrudan kısırlaştırmanın engelleyemediğini hapsetmekle ya da tıbbî olarak meşrulaştırılmış olan tutuklamalarla başarmaya çalışıyorlardı.
Southern Exposure dergisinin hazırlamış olduğu tıbbî alıkoyma olaylarını inceleyen araştırmada, Amerika’nın güney kesimlerinde, aşırı derecede fazla zencinin hükûmetin yönetimindeki akıl hastanelerine kapatıldıkları ortaya çıkmıştı. 1987 yılında, kendi iradeleri dışında bu tür hastanelere yatırılanların neredeyse %37’si zencilerden oluşmaktaydı. Zencilere düzenli olarak tehlikeli hastalık teşhisi konuyordu ve çok sık olarak yatıştırıcı ilâçlara tâbi tutuluyorlar, herhangi hukukî araştırma yapılmadan belirsiz süre hastanelerde kapalı tutuluyorlardı. Derginin açıklamalarına göre bu olaylar sadece Güney’e has da değildi.
Biyo-kimyasal savaşın tarihi de bizim için önemli ipuçları sağlamaktadır. Amerika’nın biyolojik silâhları kullanması 1860’larda Kızılderili kabilelere kolera bulaştırılmış battaniyeler dağıtmasına kadar geri gitmektedir. 1900’de, Amerikan ordusunun doktorları Filipinler’de beş mahkûma değişik salgın hastalıklar bulaştırdılar. Yirmi dokuz mahkûma da beriberi mikrobu bulaştırıldı. Kurbanların en az dördü bu hastalıktan öldü. Hükûmet yardımıyla çalışan bir doktor 1915 yılında Mississippi’de on iki mahkûma pellagra bulaştırdı; bu hastalık sinir sistemine saldırıyor ve insanları etkisiz hâle getiriyordu.
1942 yılında ise Amerikan askerî doktorları Chicago’daki 400 mahkûmu, onlara sıtma bulaştırmak suretiyle “hastalığın bir profilini çıkartarak bir tedavi yöntemi “geliştirmek” amacıyla bir deneye tâbi tuttular. Hapishane sakinlerinin çoğunluğunu zenciler oluşturmaktaydı ve deneyin risklerinden hiçbir şekilde bahsedilmedi. Nürnberg’deki davalarda Nazi doktorları Chicago’daki sıtma deneylerini savunmalarının bir parçası olarak kullandılar.
Amerikan ordusu 1951 yılında Virginia’daki Norfolk Deniz Tedarik Merkezi’ne bulaşıcı bir bakteriyi gizlice soktular. Bir bakteri türü bilinçli olarak seçilmişti çünkü bu bakteriye karşı zencilerin beyazlara nazaran daha duyarlı olduğu tahmin ediliyordu. Georgia’daki Savannah ve Florida’daki Avon Park, ordunun tekrarlanan biyolojik denemelerine 1956 ve 1957’de hedef oldu. Ordu CBW araştırmacılarını iki kasabaya milyonlarca çekirge göndererek böceklerin sarı hummanın taşınması ve yayılmasındaki başarılarını test ettiler. Yüzlerce yerleşimci hasta oldu, hummaya yakalandı, solunum problemleri yaşadı, ölü doğumlar gerçekleşti ve yoğun baş ağrıları ve yüksek ateşle karşılaştılar.
CIA’in, Nazi benzeri ırkçı rejimlerle uyumlu işbirliği Nazi bilim adamlarının ithaliyle başladı. Daha sonraki yıllarda da CIA’in dostları arasında Güney Afrika’nın ırkçı rejimi yer alacaktı. Örneğin, Nelson Mandela’nın tutuklanarak yirmi yıldan fazla hapse çarptırılmasını sağlayan bilgi CIA tarafından sağlanmıştı. Güney Afrika istihbaratıyla CIA’in yakın ilişkisi Reagan döneminde de yavaşlamadan devam etti ve hatta işbirliği doruk noktasına ulaştı. Güney Afrika’nın ve Amerika’nın çıkarlarına karşı tehdit oluşturan Mozambik ve diğer komşu ülkelere bu işbirliği sayesinde saldırılar düzenlendi.
US Army Command and General Staff College tarafından çıkarılan Military Review’de 1970 yılında yayımlanan bir makalede, Lund Üniversitesi’nden İsveçli bir genetikçi olan Carl Larson genetik olarak seçici silâhları değerlendiriyordu. Larson ilâçlar ve metabolizmayı etkileyen enzimler konusundaki çalışmaların daha emekleme evresinde olsa da, “İlâçlara karşı verilen tepkilerde gözlemlenen farklılık, farklı toplumların kimyasal ilâçlara maruz kalma sonucunda çok farklı tepkiler ortaya koyabileceği konusunda ipuçları vermektedir,” diyordu. Larson dünyanın kan grupları hakkında saptanabilecek haritalar konusuna değinerek devam ediyordu: “Bu konudaki yeni gözlemlerin ortaya çıkmasına çok yakın bir seviyedeyiz.” Aynı şekilde, 1975 Ocak ayında Amerikan ordusu bu konudaki fikirlerini şu şekilde rapor etmekteydi: “Özel nüfus grupları arasında kimyasallara verilen tepkilerin doğal olarak farklılaşmasını kullanarak ‘etnik silâhlar’ dizayn etmek teorik olarak mümkündür.”
Alexander Cockburn
Jeffrey St. Clair
1998
[Kaynak: Alexander Cockburn ve Jeffrey St. Clair, Kirli Beyaz, çev. Arif Başaran, Gelenek Yayınevi, 2004, s. 99-101.]