İttifak ve Yancıları
Türkiye’nin 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle ABD eksenine girdiğine inanan kişi, solculuk adına dönüp dolaşıp CHP limanına demir atmak zorunda kalıyor. Tabiî azımsanmayacak sayıda insan bu yalana inanmayı kariyeri bakımından faydalı görüyor. Misal, Cumhuriyet gazetesinde köşe temin edebiliyorlar; Komünist Parti MK’sını işgal edip, aynı zamanda Kılıçdaroğlu’na oy toplayabiliyorlar; liste uzatılabilir. Tekil örneklerden çok teorik kavrayışa ihtiyacımız var. O kavrayış temin edilince, dönem ve suretler değişse de olayları kavramak mümkün oluyor.
“Kemalist Historiografi de, MDD Tarih Tezi de, aynı anlama gelmek üzere, Kemalizm’in daima sol kanadı olan TKP Tarih Tezi de tam bir cehalete dayanmıştır. O kadar büyük bir cehalet ki, Kemalist Historiografi de, MDD Tarih Tezi de, aynı anlama gelmek üzere, Kemalizm’in daima sol kanadı olan TKP Tarih Tezi de, 1950 seçimlerini ve sonuçlarını ‘karşı devrim’ olarak nitelemiştir.”[1]
“1950 milâdı” yalanını teşhis eden Yalçın Küçük’tür; teorik bakarak başarmıştır. Yabancı sermayeyi Türkiye’ye davet eden, ülkenin kaderini emperyalizme bağlayan hamleleri CHP ve DP’nin el ele attığını görmüştür; CHP iktidar, DP muhalefettir. 1947 yılında Türk Parasını Koruma Kanunu’na dayalı 12 numaralı karar, yine aynı yıl hazırlanan Türkiye İktisadî Kalkınma Plânı, 12 Temmuz 1947 CHP-DP mutabakatı ve yine aynı gün Truman Doktrini çerçevesinde imzalanan Türkiye-ABD arası ilk anlaşmayı bir arada okur. Bunların tümü dış sermayenin Türkiye’ye girişi, Türkiye’de hâkimiyeti içindir. Bir yıl sonra, Soğuk Savaş’ın başında İsrail kuruluyor. Sürecin neticesinde Türkiye NATO’da yerini alıyor. Bağlam kuran aydın Yalçın Küçük’tür.
Bunu yap(a)mayan Emre Kongar’a sosyolog, bakiyesi yetersiz Zülal Kalkandelen’e yazar, teoriye MDD, partiye TKP deniyor. DP ve CHP geleneklerinin ittifakına, CHP kontenjanından katılan bu bileşke bugün de geçerliliğini koruyor. İttifakın milâdı 1947 oluyor. Devletin, Suphi TKP’sinin son kadrolarını ezdiği 1946 Komplosu’nun hemen ardına denk geliyor. 1947 İttifakı, sınıf siyasetine karşı yapılan 1946 komplosu sayesinde mümkün oluyor. Daha sonra, 1950’de karşı devrim olduğuna dair tezvirat, 1947 şebekesini örtbas etmek için sürdürülüyor.
Nazillili Sabri’nin Bilimsel Metodu
1947 ittifakı, Türkiye Üzerine Tezler’in birinci cildinde işlenmeye başlanıyor. O güne kadar, olanakları dâhilinde klasik Kemalist kitapları okuma imkânı bulmuş, halktan Nazillili Sabri kitaba ulaşıyor; belli ki hesapsızca okuyor. Atatürkçülerin rahatsızlık duyacağını tahmin ediyor ancak meselelere ekonomi politik açıdan bakmaları gerektiğini anladığını ifade ediyor.
Küçük, terzi Sabri’nin mektubunu Tezler’in ikinci cildine önsöz yapıyor.
Bugünkü Sabrilerin gözü, afyonları olan Cumhuriyet gazetesinden başka bir şey görmesin, “Saray Rejimi” ve “tek adam” tezviratı bitmesin diye çabalayan; Yalçın Küçük ölür ölmez kuyruk acısıyla saldıran[2] Kongar ile ona saldırısında eşlik eden, Kemalistler ile TKP tabanını woke ideolojisi ile veganlığa ısındıran Kalkandelen’e gazeteci/yazar falan deniyor. Tez sahibi olmamak en büyük özellikleri sayılıyor.
Yalçın Küçük, 12 Eylül’ün sosyalist örgütlenmeleri ezdiği koşullarda, geri gidişe set seçmek için aydın meselesine el atıyor, oradan zaman içerisinde elit şebekelerinin ifşasına geçiyor, sindirilen işçi sınıfına yeni bir kalkış noktası vermek istiyor, oligarşiyi deşiyor; eksiğiyle fazlasıyla bir yol arıyor. Teorik düşünmeyi öğretmeye çalışıyor. “Tekelci düzende yükselen vasıfsızların arasında bir bağ olması gerektiği,” gibi çeşitli tezler üzerinden çalışmalarına yön veriyor; bu çabası dâhilinde örneğin “kurucu” unvanının aksine yıkıcı olan İhsan Doğramacı’yı inceliyor, bilimsel şüphesini bir nevi laboratuvarda sınıyor.
İşte o Doğramacı’nın gel dediğinde gelen, git dediğinde giden emir erine Şişli Terakki Mütevellisi Emre Kongar deniyor[3]; bu Kongar tesadüf bu ya, 1996’da tam da vegan Zülal’le aynı yıl basın dünyasına adım atıyor.
Yalçın Küçük, Türk yüksek burjuvazisinin emperyalist eğilimlerini, henüz 1992’de Emperyalist Türkiye kitabında teşhis ediyor. Aynı yıl Kongar devlette müsteşar, bir yıl sonra Manukyan vergi rekortmeni oluyor, Türkiye peş peşe siyasî cinayetlerle sarsılıyor, düzen kendi yolunu açıyor.[4]
Gel zaman git zaman, Emperyalist Türkiye kitabından bazı bölümler, cımbızlanarak Fethullahçı örgütün üçüncü Ergenekon iddianamesine konuyor. İddianamede “Bakın bakın, Atatürk’e hakaret etti, hem de PKK’lı!” deniyor. Aynı yöntem bir anda Yalçın Küçük vefat eder etmez, gazeteci Zülal’in kaleminde vücut buluyor. Her ne hikmetse aynı kitabın aynı bölümlerini cımbızlayan Zülal, “Bakın bakın, Atatürk’e hakaret etti, hem de PKK’lı!” diyor. Fethullahçılar, Ergenekon iddianamesinde; Zülal ise twitlerinde Atatürk’ü koruyor! Kongar daha 1978’de ılımlı İslam/Atatürkçülük ittifakı üzerine yazıyor.[5]
Nazillili terzi Sabri, Türkiye Üzerine Tezler’in ikinci cildine ön söz olan mektubunda, vaktiyle DP’nin çıkardığı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nda bir gariplik olduğunu sezdiğini, kendince karşı durduğunu not ediyor; o sezgi, halktan Sabri’yi ekonomi politiğin eleştirisiyle buluşturuyor. Terzi Sabri bilimin ön koşulunu sağlıyor; akademisyen Kongar ve master derecesi sahibi Zülal ise sağlamıyor. Taşlar yerine oturuyor.
Gel zaman git zaman, Yalçın Küçük’ün öngörüleri gerçekleşiyor. Türkiye güneyine yayılıyor, Akdeniz’de güçleniyor, Katar’da üsleniyor vs. İran’ın vuruşlarıyla sarsılan Dubai’nin güvenli liman olma özelliği ortadan kalkınca, akıllara “İstanbul Dubai’nin yerini alabilir mi?” sorusu geliyor. Bu sorunun maddî zeminini ülkenin artan askerî gücü, yayılmış ve güçlenmiş olması teşkil ediyor. 2026 yılında NATO, Türkiye’ye sıkı sıkıya sarılıyor, Türkiye zirvesi/karargâhı/boğaz komutanlığı peş peşe geliyor. Bu ortamda muhalif Mahfi Eğilmez’inden Murat Yetkin’ine, Ruşen Çakır’ından Akif Beki’sine, “Dubai olmak için hukuk lâzım, hukuk!” kampanyası başlatılıyor.[6] Kastedilenin sermaye için, ayrı bir İngiliz hukuku olduğu bal gibi biliniyor; ortam hazırlanıyor. Tam da bu sırada AKP’nin Finans Merkezi Mahkemeleri projesi uç veriyor. Murat Yetkin, geçtiğimiz günlerde kapalı uluslararası toplantılara girdiğini, ismini veremeyeceği kişilerin bu toplantılarda hukuktan yakındığını söylüyor.[7]
1947 Şebekesi, düzenin bekası bakımından kritik anlarda su yüzüne çıkıyor. Yalçın Küçük, vefatıyla bile teşhir etmeye devam ediyor. Yöntemi yaşıyor. AKP, CHP, TKP; Yetkin, Kongar, Zülal… Bunların arasında esaslı konularda bir fark bulunmuyor.
Tevfik Atmaca
12 Nisan 2026
Dipnotlar:
[1] Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler, Cilt 2, Salyangoz Yayınları, 2007, İstanbul, s. 130.
[2] Emre Kongar, “‘Sırma saçlı ve badem gözlü’ Yalçın Küçük!”, 10 Nisan 2026, Cumhuriyet.
[3] Kongar’ın resmî CV’sinden: “Hacettepe Tıp ve Sağlık Bilimleri Fakültesi’nin Hacettepe Üniversitesi’ne dönüştürülmesi sırasında Prof. İhsan Doğramacı ile birlikte çalıştı… 12 Mart 1971 askerî muhtırasından sonra Prof. İhsan Doğramacı tarafından istifa etmesi istendi ve üniversite yönetimi tarafından askerlik tehir kararı kaldırıldı… 1974 yılında, Bülent Ecevit hükûmeti iktidarı zamanında, yine İhsan Doğramacı tarafından davet edilerek Hacettepe Üniversitesi Ekonomi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak geri döndü.” Aynı Ecevit, aynı yıllarda, sosyalist solu boğmaya çalışırken Küçük’ü partisine davet ediyor, gitmeyince Ankara Belediyesi’ndeki işinden attırmaya çalışıyor, neticede Küçük ve arkadaşları istifa ediyor.
[4] Yalçın Küçük, Bir Dikine Ülke, Başak Yayınları, 1993, Ankara, s. 399:

[5] “Hiç kuşkusuz, bu oluşum içinde İslâm, çağdaş dünya içinde hak ettiği yere kavuşacaktır. Bu yere kavuşması için bütün maddesel koşullar hazırdır. Şimdi sıra manevî koşullara gelmiştir. Bu koşulların başında da hoşgörü, öncelik ve teknoloji gereklerine uyum gibi, İslâm âleminin, altın yüzyıllardaki üretim biçiminin donmuş kalıplarından kurtaracak nitelikler yatmaktadır… Üstelik, Türkiye’nin içinde bulunduğu bunalım en açık Atatürkçülerle İslâmcıların ittifakı ile aşılabilir. Bu ittifak için ne dinden ödün vermeye ne de Atatürk’ün ilkelerinden vazgeçmeye gerek vardır. Çünkü ittifak, geriye dönerek değil, ileriye giderek yapılacaktır. Bir başka yaklaşımla, Atatürk ve İslâm geçmişin acı savaşlarının değil, geleceğin umutlu toplumsal ve ekonomik düzeninde bir sentez oluşturacaktır. Atatürkçülük ile İslâmcılık (ki, bunlar zaten temelde birbirinden ayrı kavramlar değildir), niçin sömürünün ortadan kalktığı ve ekonomik barış ile birlikte toplumsal barışın da egemen olduğu bir ekonomik düzende ittifak ederek bütünleşmesinler?” [Emre Kongar, “Çağdaş İslâm Düşüncesi ve Türkiye”, 12 Ekim 1978, Milliyet.]
[6] Eğilmez’in twiti ittifakta karşılık buluyor. Bu mesaja verilen bir cevapta, “Dubai’de kadınlar tapu edinemiyor,” diye itiraz eden bir kişiye verdiği cevapta Eğilmez, hukuktan kastının şirketler için uygulanan İngiliz hukuku olduğunu açık açık söylüyor.



[7] Yalçın Küçük’ün öğrencileri, Yalçın Küçük’ün trajedisidir.