Loading...

1992 Düzeni


3 Temmuz 1992’de, aynı gün, aynı Resmî Gazete’de yayımlanan seri kanunlarla endüstriyel futbolun ve CHP’nin önü açıldı, yoksulların denetlenmesini şart koşan Yeşil Kart uygulamasına geçildi, karakoldaki askere duraksamadan öldürme yetkisi verildi.[1] Sırasıyla açacak olursak:

Endüstriyel Futbol Afyonu Kurumsallaşıyor

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) 3813 numaralı kanunla baştan dizayn edildi. Yayın gelirlerini, özerk bütçeyi, mahkeme düzeninden ayrılmış tahkim sistemini, sıkı UEFA ve FİFA bağlarını içeren, toplumun sevdiği bir oyundan dev bir ekonomi ve toplum idare mekanizmasına doğru evrilen özerk ve endüstriyel futbol düzeninin temelleri atıldı. Sonra yayın gelirleri, sponsorluklar, dev transferler, anonim şirket bağları aldı başını gitti. Türkiye dışa yayılmak üzereydi, “FİFA ve UEFA icra kurullarında daha önce hizmet etmiş veya hâlen hizmet etmekte olanlar” artık TFF Genel Kurulu’nun doğal üyeleriydi. Futbol 90’lardan günümüze derin ve çok yönlü bir işlev gördü.

CHP Toplumsal Kampların İdaresi İçin Sahaya Dönüyor

CHP 12 Eylül’de kapatılmış, bıraktığı boşluğu irili ufaklı partiler doldurmuş, bu partiler belediyelerde yer tutmuş, sol kadrolar ve Kürt ulusal hareketi belediye-SHP ekseninde istihdam edilmişti. DSP ayrı bir baş çekiyordu. Ciddi hamlelere hazırlanan Devlet bakımından bu cenahın hâlihazır durumu toplumun yönetilmesini zorlaştırıyordu. Derlenip toparlanma gerekiyordu. 3821 sayılı yasa, 12 Eylül sonrası kapatılan partilerin eski kadrolarıyla açılmasını mümkün kıldı; kastedilen parti CHP, hazırlanan parti başkanı ise Deniz Baykal idi. İki ay sonra CHP açıldı. 1995’te SHP’yi yuttu, 28 Şubat sürecinde solu laikçilik ekseninde yeniden örgütledi, mütedeyyinlerin nefret objesine dönüştü ve onları AKP seçmeni olmaya hazırladı, 19 Aralık Cezaevleri Operasyonları öncesi Meclis dışında kalmayı başardı, döndüğünde DSP’yi de yuttu. 1992’nın üzerinden 10 yıl geçmişti ki AKP’li düzenin ilk seçimine gelindiğinde, 2002’de, Meclis’te AKP ve CHP’li ikili Hacivat-Karagöz düzeni inşa edildi.

CHP, kapatılmadan önce 1970’li yıllarda, o dönemin sosyalizm rüzgârına karşı solu dizayn etmeye çalışıyordu. Emek örgütlerinin belirleyici olduğu yıllardı. DİSK ana hedeflerdendi. DİSK öncülüğünde 1976 1 Mayıs’ında Taksim Meydanı’na çıkılmış; aynı yıl DGM direnişi yapılmıştı. 1976 1 Mayıs’ını DİSK’in kontrol altına alınması için atılan devletli adımlar izledi. O tarihe kadar Türk-İş’te yer alan CHP Milletvekili Abdullah Baştürk önderliğindeki Genel-İş haziran ayında DİSK’e girdi. Genel-İş bugünkü gibi belediye temelli bir CHP sendikasıydı. 1977’de DİSK’in önderliğindeki Taksim 1 Mayıs’ı kana bulandı; yılın sonunda taze DİSK’li Abdullah Baştürk DİSK başkanlığını aldı; devamında DİSK Genel Merkezi’ni Ankara’ya taşıma kararı aldırdı; 12 Eylül Darbesi’nin kapatma kararı icraatı yarım bıraktırdı. DİSK de CHP gibi 1992’de yeniden açıldı. Ankara’ya taşınma kararını uygulamak ise 2026 yılındaki yöneticilere nasip oldu. 1992’de yeniden açılan CHP, toplum idaresindeki eski rolünü, yeni şartlarda yeni kurum ve kavramlarla oynadı.

Yoksulların Kaydı, Denetimi ve Kontrolü için Küresel Metotlar Devreye Sokuluyor

1992’ye kadar, derin yoksulluk sosyal sigorta düzeninin dışında bulunuyordu. Fakir Fukara Fonu kayda değer bir girişim olamamıştı. 90’larda ABD öncülüğünde, yoksulların “cezaevi-polis şiddeti-sıkı denetime tâbi sosyal yardım” cenderesine alınması taktiği devreye sokulmuştu. İçeride ve dışarıda ciddi operasyonlara hazırlanan Türkiye’de milyonlarca insan devletin sağlık ve sosyal yardım ağının dışında bulunuyordu.

3816 yasayla, derin yoksulluk çekenleri kapsayan Yeşil Kart sistemine geçildi. Aile ferdi başına asgari ücretin 1/3’üne ulaşmayan mülksüzler kayıt altına alınacak, düzenli ekonomik kontrolden geçirilecek, her yıl vize başvuruları alınacak, karşılığında sağlık hizmetinden faydalanacaklardı. 1992 sonu itibariyle sisteme 921.445 kişi başvurmuştu bile.[2] O tarihte SSK’lı çalışan sayısı 4 milyonu bulmuyordu. Amaç kontrollü “güvence” sistemini kurumsallaştıracak olan Genel Sağlık Sigortası sistemine ön hazırlıktı. Yasa, giriş kısmında bunu açıkça ilân ediyordu; ilerleyen yıllarda AKP’ye nasip olacaktır. Yeşil Kart uygulaması, neo-liberal dönemde, klasik kalıcı hak temelli sosyal sigorta sisteminin dışında, Dünya Bankası ve IMF’nin dayattığı, targeted safety net (hedefli sosyal güvenlik ağı) olarak da bilinen, yoksulların yönetimine odaklanmış bir sistemin Türkiye’deki görünümüydü.

Sıraladığımız yasalar, 1992 yılı haziran ayında birer gün arayla Meclis’ten geçirilmekteydi. Kemal Kılıçdaroğlu bundan bir ay önce BAĞ-KUR’dan alınıp SSK’nın başına oturtulmuştur.  Kritik anlarda kritik atamalara muhatap olmuştur. O da CHP gibi 1999’da bürokrasi sahnesinden çekilecek, es verip 2002’de iki partili Hacivat-Karagöz düzeninde CHP milletvekili olarak görevine dönecektir.

Loïc Wacquant, artık klasikleşmiş eserinde, sosyal güvensizlik ve yoksulların cezalandırılması üzerine kurulu yeni evrensel yönetim metodunu şu şekilde tarifliyor:

“Devlet sponsorlu yoksulluğun sonuçlarının kriminalizasyonuna yönelik devlet politikasının uygulanışı iki temel biçimde işler. Bunlardan birincisi, bundan doğrudan etkilenenler dışında en az görünür olanı, sosyal hizmetlerin yeni ekonomik ve ahlâkî düzene boyun eğmeyen kategorileri gözetleme ve denetleme aracına dönüştürülmesiyle ilgilidir… Refah reformu önlemlerinin uzun silsilesi aynı zamanda, yoksullara ilişkin devletin rolüne dair yeni paternalist anlayışı da yüceltmekte ve somutlaştırmaktadır. Bu anlayışa göre, mülksüzleştirilmiş ve bağımlı yurttaşların davranışları sıkı gözetim, caydırma ve yaptırım protokolleri aracılığıyla yakından denetlenmeli ve gerektiğinde düzeltilmelidir… bu düzende mülksüzleştirilmişlere yönelik sosyal politikanın yerini, düşkün kategorilerin yakından izlenmesi ve cezalandırıcı biçimde kuşatılması almaktadır.”[3]

Yeşil Kart uygulamasından bir gün önce Meclis’ten geçen diğer bir yenilik askere duraksamadan öldürme yetkisi verilmesiydi.

Doğruca Duraksamadan

Terörle Mücadele Yasası 1991’de kabul edilmiş, 1992’ye gelindiğinde bu kanunla getirilen şartlı tahliyelerden sonra sosyalizm mücadelesine devam edenleri şiddetle bastırmaya başlanılmıştı. Türkiye yeni bir döneme giriyordu. 1993 konsepti hazırlanıyordu.

3 Temmuz 1992’de yayımlanan bir diğer yasa olan 3810 sayılı kanun, askerin silâhlı koruma faaliyetlerini Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu (PVSK) ile eşledi. Askerî polis düzenine yönelik ciddi bir adım atıldı. Dahası asker artık silâhlı saldırı teşebbüsüne karşı, hedefe doğruca ve duraksamadan ateş edebilme yetkisine sahip olmuştu. Hukukî açıdan taş da bir silâhtır; onu eline almak ise teşebbüstür.

Doğruca ve duraksamadan öldürme yetkisi 1996’da askerden polise yayıldı; Terörle Mücadele Kanunu’na girdi. 1997’de asker ve polis arasında EMASYA protokolü imzalandı, 1999 Depremi’nde protokol sokakta uygulandı. Deprem eski düzeni süpürür ve siyasal dönüşümü kolaylaştırırken, doğruca ve duraksamadan öldürme yetkisi de 1999’da bir es verdi, Anayasa Mahkemesi iptal etti. 2006 yılında Terörle Mücadele Kanunu’na döndü; 2007 yılında PVSK’ya da alındı. 1999’da iptal oyu veren Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, 2006’da Cumhurbaşkanı sıfatıyla kanunu onayladı. Demek ki Devlet iptal etti, Devlet geri getirdi. Ek olarak Türkiye, 2000 eşiğinde içinden geçmekte olduğu krize liberal yasalarla da cevap vermiştir; bunlar ilerleyen yıllarda telafi edilecektir.

1992’nin “Diğer Önemli” Olayları

Bugün Türkiye’nin Doğu Akdeniz yayılımının merkezinde yer alan Aksaz Deniz Üssü 1992’de faaliyete başladı. TSK âdeta, Gölcük’ten/Marmara içinden dışarıya açıldı. Aynı yıl Millî Gemi (MİLGEM) projesine girişildi; TCG Anadolu gibi kapsamlı savaş araçlarının temeli atıldı.

Ağustos 1992’de MGK Diyarbakır’da toplandı.

1992 Ekim’inde 15 bin askerin katıldığı uzun süreli Harkuk Operasyonu başladı. Bu operasyon kendinden önceki, kısa süreli, sınırlı katılımlı, dar alanlı operasyonlardan her bakımdan ayrılıyor, kalıcı etkiler bırakıyordu. Onu ilerleyen yıllarda başka büyük sınır ötesi harekâtlar izledi. TSK 1992’dan itibaren sınır ötesine kalıcı bir şekilde yerleşti.

1992’nin hemen ardından, 1993 Ocak ayından itibaren sarsıcı suikastlar meydana geldi. Uğur Mumcu, Jak Kamhi, Turgut Özal ve adamı Adnan Kahveci, Eşref Bitlis, Mehmet Sincar, Bahtiyar Aydın, Cem Ersever aynı yıl tasfiye edildiler.

1992 yasalarının yayımlanmasından bir yıl sonra 2 Temmuz’da Sivas Katliamı yaşandı, toplum Sivas’ta ortadan ikiye bölündü. Bunu Başbağlar Katliamı takip etti. 3 Kasım 1993’te Çiller/Güreş stratejisi MGK’dan geçti. Bir gün sonra Çiller ellerinde liste olduğunu basın yoluyla ilân etti.

Bir düzen kuruldu, bu düzen soluğu nihayetinde AKP’de aldı, CHP bu düzeni bütünledi. 1992 düzeninin adamları, sarsıntılı yılların ardından, Erdoğan’ın hapisliği gibi 1999’da bir es verdikten sonra, 2002’den itibaren artan oranda önem kazandılar. 12 Eylül sonrasının Halkçı Parti’si gibi, 90 sonu 2000 başı DSP, YTP gibi geçiş aparatları sahneden çekildiler.[4]

2026: Dükkânın Sahibi Geldi

Bu düzen, yakın zamana kadar hemen hemen sorunsuz işledi. Türkiye’nin ekonomik kapasitesine bağlı olarak yükselen kısmî toplumsal huzursuzluklar, 1992 düzeninin adamları tarafından idare edildi. Erdoğan ve Baykal iki toplumsal kutbun artan öfkesinin paratonerleri olarak iş gördüler.

2008 krizi itibariyle sınırına dayandığı anlaşılan küresel nakit döngüsü giderek daraldı. Türkiye büyük özelleştirmeleri henüz yapmıştı, parası iyi kötü vardı, süreci öteledi ancak dünya genelindeki vaziyetten nihayetinde kaçamadı; finans sermayesini dizginlemek ve piyasayı yeniden düzenlemek işine Türk Devleti de girişmek zorunda kaldı. 2007’de ön hazırlıklar yapılmıştı.[5] Liberal işleyiş darbelenmeye başlandı. Dünya genelinde son 15 yılda cereyan eden büyük iktidar kavgaları, genel olarak bu hâdisenin cepheleri şeklinde tezahür etti. ABD’de Trump, Demokratlar nezdinde finansçılarla boğazlaştı, boğazlaşıyor. Türkiye’de bu işin hesaplaşma sahası CHP oldu. 1992’de ilk adımları atılan ve stratejisi netleşen yayılma faaliyetleri 2023’te sınırına dayandığında Türkiye Batı sistemine dümen kırdı; bu anda yakaladığı boşluğu CHP yönetimini alarak dolduran finansçı klik, Türkiye’de iktidara yaklaştı.

Bu süreç, bölgesel ve küresel büyük savaşın eşiğinde ve içinde, Türkiye’nin taraf seçme sorunuyla da iç içe gelişti. Bu sorunlarla daha önce İkinci Paylaşım Savaşı öncesinde karşılaşan Türk Devleti, 1936’da CHP’ye kayyum atayarak süreci atlatmış; toplum idaresi sağlanmış, faşist kampa kayma tehlikesi geçiştirilmişti.[6]

2026 Mayıs’ında dükkânın güvenilir sahibi CHP’ye geri getirildi. Kavga sürüyor ve sürecek, zira tarafları ciddi, sınır aşan ve düzen içidir. Devlet ve toplum idaresi kavgasıdır.

Onur Şahinkaya

25 Mayıs 2026

Fotoğraf: A Takımı programı, 1998. Ortada Savaş Ay, önde “emekliliğe” hazırlanan SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu, arkada duyduklarından dertlenen Ahmet Kaya (Kaynak).

Dipnotlar:

[1] 3 Temmuz 1992 tarih ve 21273 sayılı Resmî Gazete.

[2] TBMM Tutanak Dergisi, 16.3.1993, TBMM.

[3] Loïc Wacquant, Punishing the Poor: The Neoliberal Government of Social Insecurity [Yoksulları Cezalandırmak: Sosyal Güvensizliğin Neoliberal Yönetimi], Duke Üniversitesi Yayınları, 1. Baskı, 2009, Durham ve Londra, s. 59 vd., PDF.

[4] Coğrafyamızda kadim bir devlet ritüeli var. Babil ve Hititlerde uygulandığını öğreniyoruz. Kriz dönemlerinde, tanrıların gazabını çeken devlet idaresinin yoluna konabilmesi için kral saraydan çıkarılıyor, yerine bir esir saraya getiriliyordu. “Kral kıyafetleri giyen esire ‘krallara has kokular’ sürünürdü… yerine geçen kişi şarap içer ve yemek yer, kralın yatak odasında uyurdu.” Babilliler sürecin sonunda köleyi öldürüyor, bizde Hititler kovmakla yetiniyor; kral nihayetinde geri geliyor. Bkz. Trevor Bryces, Hititler: Anadolu Savaşçıları, çev. Ülke Evrim Uysal, Kronik Kitap, 1. Baskı, 2020, İstanbul, s. 99.

[5] Onur Şahinkaya, “2007’de Ne Oldu?”, 10 Haziran 2020, Sosyalizm.

[6] Onur Şahinkaya, “Devletin CHP’ye İkinci El Koyuşu (1936-2025)”, 8 Eylül 2025, Sosyalizm.