Yâ Sabâhah!
Emrolunduğu şeyi açıklamak (Şuarâ: 214) üzere kutsal Safa Tepesi’ne çıkan İslam peygamberinin ilk sözü buydu.
“Uyanın! Sabah oldu!” anlamında kullanılan “Yâ Sabâhah!”, tüm halkı derhal toplanmaya çağıran bir acil durum işaretiydi. İslam öncesi Araplarda, yaklaşan bir tehlikeyi (baskın, kuşatma vb.) haber vermek isteyen adam, yüksekçe bir yere çıkar ve “Yâ Sabâhah!” diye bağırırdı. Can ve mal güvenliğinin kabileler arası güç dengelerine ve ittifakların sağlamlığına bağlı olduğu koşullarda, bu tür “son dakika” haberlerinin önemi büyüktü. Nitekim sesi duyan Mekkeliler işlerini bırakıp Safa Tepesi’ne koştular.
Hikâyenin devamını bilirsiniz. Çoğunluk, Peygamberin güvenilirliğini teyit etse de verdiği haberden etkilenmemişti. Maddî ve somut bir tehlike yerine uhrevî ve ahlâkî bir sorumluluk çağrısıyla karşılaşmanın yol açtığı şaşkınlık içinde olaysız dağıldılar. Buna karşılık, amcası Ebu Leheb’in “bizi bunun için mi çağırdın?” mealindeki tepkisi anlamlıdır. Bu tepkinin Peygamberin mesajını değersizleştirmekten öte bir anlamı vardı: Yeğeni Muhammed, ortada endişelenecek bir şey yokken alarm düğmesine basmış; Safa Tepesi’nin konuşmacıya sağladığı “kitle iletişim” avantajını suiistimal etmişti. Eylemi, Kureyş adına temellük edilen bir mekânın amaç dışı kullanımı anlamına geliyordu.
“Yâ Sabâhah!” nidasını belki de “yerli yerinde” kullanan son kişi Damdam b. Amr el-Gıfârî oldu. Safa Tepesi’ndeki gerilimin üzerinden yaklaşık on yıl geçmiş; bu arada Medine’ye yerleşen Müslümanlar Kureyş’in ticarî bağlantıları için bir tehdit unsuru hâline gelmişlerdi. Nitekim Suriye’den dönmekte olan bir kervanın rutin güzergâhı üzerinde mevzilendiklerinde bu tehlikeli gelişmenin Mekkelilere duyurulması gerekti. Kervanbaşı Ebu Süfyan’ın “haberci” (an-Na’i) olarak Damdam’ı seçmesi boşuna değildi. Hızlı bir sürücü olan Damdam (ya da ‘Damdem’), aynı zamanda bir “görsel iletişim” uzmanıydı.
Ma’ân’dan (bugünkü Ürdün’de) yola çıkan habercimiz, Mekke’ye yaklaşınca devesinin burnunu ve kulaklarını kesip semerini ters çevirdi. Gömleğini önden ve arkadan yırtıp saçını başını dağıttı.[1] Kanlar içinde böğüren bir deve üzerinde Mekke vadisine (Bathâ) giren Damdam’ın feryadı, perişan görüntüsünü tamamlıyordu: “Uyanın, sabah oldu! Muhammed ashâbıyla ‘buğday ve güzel koku yüklü’ develerinize (el-Latime) saldırdı. Vallahi onlara kavuşabileceğinizi sanmıyorum.”
Kısa sürede herkes habercinin etrafında toplandı. Esasen adamın görüntüsü fazla söze hacet bırakmıyordu; durumun ciddiyeti ortadaydı. Siyah savaş sancağı Uqab, aynı gün Dâru’n-Nedve (meclis binası) önüne dikildi. Bu, eli silâh tutan bütün erkekler için görsel bir seferberlik emriydi. Üç gün içinde yaklaşık bin kişilik bir ordu toplandı. Hikâyenin devamını bilirsiniz. Damdam, Ebu Süfyan’ın çoktan savuşturduğu bir tehlikeyi “haber” vermekle, Bedir Savaşı’na giden yolu döşemiş ve Mekke büyüklerinin ölümcül yazgısını mühürlemişti.
***
Her iki hikâye de İslam öncesi Arap toplumunun iletişim tarzı hakkında fikir vermektedir. Yaşanabilir yerlerin geniş çöllerle birbirinden ayrıldığı bir coğrafyada, mesajın netliği de hızı kadar önemliydi. Yazının yokluğunda bu netlik, şoke edici görsel işaretler, ritüel çığlıklar (şi’ār) ve kabilelere özgü sloganlarla (izwah) sağlanıyordu. Haber duyurusunda, kültürel olarak birbirine zıt iki uygulama mevcuttu: El-Beşîr, iyi ya da müjdeli haber getirenleri ifade ederken, kötü haberle (ölüm, savaş vs.) gelenlere en-Na’i denirdi. Her iki haberci de gelişinden belli olurdu.
“Sözün bittiği yerde”, haberci kendi bedenini ve bineğini birer haber mecrası (medium) olarak kullanır. Elbisenin ters giyilmesi ya da yırtılması (şakk-ı ceyb) gibi görsel ve sembolik pratikler, toplumsal teyakkuzu ve acil durum algısını tetikleyen en etkili iletişim araçlarıydı. Keza, devenin kulağının, burnunun ya da hörgücünün kesilmesi, onu mesaj taşıyan bir tür canlı panoya dönüştürmekteydi. Atının kuyruğunu kesmiş ve elbisesini ters giymiş bir adam uzaktan göründüğünde, herkes onun savaş çağrısıyla geldiğini anlardı.
Bu açıdan, Damdam’ın Mekke’ye girişi, Yaşlı Brueghel’in Ölümün Zaferi tablosundaki (1597) ayrıntıları aratmayacak kadar dramatik, şoke edici ve sinematografik bir kitle iletişim eylemidir. Bu eylem, sözlü anlatının sınırlarını aşarak doğrudan beden, nesne ve mekân üzerinden bir “mobilizasyon" yaratma amacı taşımaktadır. Damdam, kervanın yağmalanma tehlikesini kelimelerden önce görsel bir kanıtla sunmak adına, devesinin kulaklarını ve burnunu kesmiştir. Kesiklerden süzülen kan, devenin boz tüylü gövdesiyle keskin bir tezat oluştururken Damdam, onun üzerine düz değil ters binmiştir. Bu pozisyon (el-İ’nâd), işlerin ters gittiği olağanüstü bir durumun varlığına işaret etmektedir.
.jpg)
Jan Brueghel The Elder’in Ölümün Zaferi Tablosu (Görsel: Wikipedia)
Üzerindeki gömleği önden ve arkadan yırtan habercimiz, elleriyle saçını başını yolmakta; bir taraftan da “Yâ Sabâhah!” diye nida etmektedir. İzleyicide tarifi zor bir dehşet ve “aciliyet” duygusu uyandıran bu eylem, şok etkisi yaratmak üzere tasarlanmış bir tür teatral performanstı. Damdam’ın haberi, Türkiye medyasında sıkça kullanılan bir deyimle, Kureyş’in gündemine “bomba gibi” düştü.
Damdam kuşkusuz Mekke’ye normal bir şekilde girip, sadece “kervan saldırıya uğrayabilir” diyebilirdi. Bu senaryoda, klan büyüklerinin toplanıp tartışması ve bir karara varması günler alacak; belki de olay sıradan bir ticarî risk kapsamında değerlendirilecekti. Buna karşılık, Damdam’ın izleyenlerde yarattığı görsel şok anında karşılık buldu ve Mekkeliler başka bir kanıt aramadan silâhlanıp Bedir’e doğru yola çıktılar. Vaktiyle Peygamberin yalın uyarısını ciddiye almayan kitle, Damdam’ın “sansasyonel” haberciliğinden etkilenmişti.
Habercimiz, Gündem Belirleme Teorisi’ni (Agenda-Setting Theory) doğrularcasına Mekkelilere ne düşüneceklerini söylemeden “ne hakkında” düşüneceklerini söylemeyi başarmıştı. Böylece savaş eğilimi öne çıkarken kervan ikinci plâna düştü. O kadar ki kervanın sağ salim Mekke’ye yaklaştığını öğrenen Amr b. Hişam (Ebu Cehil), hiddetle “vallahi” dedi, “Bedr’e varıncaya kadar dönmeyiz.”
Kitle psikolojisi kuramları açısından değerlendirildiğinde, kalabalıkları ani bir refleksle harekete geçiren profesyonel bir “kitle zihni” inşası söz konusudur. Damdam’ın yabanıl görsel performansı, Mekke büyüklerini nerdeyse saniyeler içinde tartışmayan, sadece hisseden ve korkan yekpare bir organizmaya dönüştürmüştü. Korku ve öfke dalgası hızla tüm kente yayıldı; gönülsüzler aşağılanıp susturuldu. Rivayete göre, savaş yanlılarından Ukbe b. Ebî Muayt, “büyük cüsseli ağır bir ihtiyar” olan ve seferberliğe katılmayan Ümeyye b. Halef’i herkesin ortasında utandırdı. Ümeyye’nin önüne bir buhurdanlık koyan Ukbe, “Buhur yak çünkü sen ancak kadınlardansın,” dedi. Gururu incinen yaşlı Ümeyye, silâhını kuşanıp orduya katıldı. Bedir’deki ölümü, eski kölesi Bilal’in elinden olacaktı.
Burada, mahalle baskısı yanında bir tür “sosyal bulaşma” teşhis etmek mümkündür. Bulaşma mekanizması, rasyonel bir sorgulamaya (örneğin ‘haberci yalan söylüyor olabilir mi?’) yer bırakmaz. Kitle zihni, habercinin güvenilirliğini ya da haberin gerçekliğini sorgulama ihtiyacını ortadan kaldırır. Damdam’ın ve devesinin ürkütücü görüntüsü, Mekkelilerin zihninde soyut bir “kervan tehlikede” düşüncesinden ziyade “mallarımız gitti; itibarımız beş paralık oldu” algısına hizmet etmişti. Bu algının tetiklediği dehşet ve öfkeyi dengelemek için derhal eyleme geçmek gerekirdi.
***
İletişim kuramları açısından bakıldığında, izleyiciyi şoka uğratmak, ekran başına kilitlemek ve dikkatini çekmek için kullanılan tüm “modern” araçlar (kırmızıya dönen ekran, jenerik müzik, flaş görüntüler vs.), Damdam’ın tek kişilik şovunda nüve hâlinde mevcuttur. Onun hikâyesi, günümüz haber medyasının çoğu kez izleyicide yaratmaya çalıştığı “bilişsel ve duyusal şok” mekanizmasının erken bir örneği olarak okunabilir. Bu benzerliği şu paralellikler üzerinden temellendirmek mümkündür:
TV kanalları, bir “son dakika” haberine (breaking news) geçerken genellikle kırmızı renkli ve hareketli animasyonlar ekranı kaplar. Kırmızı, insan psikolojisinde “tehlike ve alarm” sinyali olarak kabul edilmekte olup, deneysel bulgular, sistematik sinyal sistemlerinde tehlikeyi iletmek için kırmızı renk kullanılmasının doğruluğunu teyit etmektedir. Ekranlarda sıkça karşımıza çıkan kırmızı görseller ve flaş efektleri, Damdam’ın devesinden akan kanın yarattığı görsel şok ile işlevsel ortaklığa sahiptir. Her ikisinde de amaç, izleyicinin zihnindeki rutin akışı kesintiye uğratmak ve dikkatini son dakika haberine çekmektir.
Keza, son dakika haberlerine eşlik eden gerilimli, yüksek tempolu ve tekrar eden jenerik müzikler, izleyicinin otonom sinir sistemini doğrudan uyarır. Bu tür müzikler, İslam öncesi iletişim örüntüsündeki “Yâ Sabâhah!” ya da “Yâ lâ-Uzza” tarzı ritüel nidalarla –işlevsel anlamda– örtüşür. Bu nidalar, yardım çağrısı olmanın yanında, ortamın monoton sessizliğini bozan ve izleyiciye “işini bırak ve vereceğim habere odaklan” emri veren akustik birer sinyaldir.
Tanınmış iletişim kuramcısı Marshall McLuhan’a (1911-1980) göre, bir mesajın “dönüştürücü” gücü, içeriğinden ziyade hangi araçla ve nasıl bir formda sunulduğuna bağlıdır. Damdam’ın hikâyesinde de dönüştürücü güç, haberin içeriği (‘kervan tehdit altındadır’) değil, veriliş biçimidir. Damdam, kendi bedenini ve devesini birer kitle iletişim aracına dönüştürerek McLuhan’ın “araç mesajın kendisidir” tezini doğrulamıştır. Mekke büyükleri, mesajın doğruluğunu teyit etme ihtiyacı duymaksızın aracın yarattığı görsel şokun etkisi altında harekete geçmiştir.
Damdam’ın “medyatik” başarısının doğası, esasen kendi çağdaşları tarafından bile “acayip” bulunmuştu. “Zeki ve ileri görüşlü” olmasıyla tanınan (ve Bedir’in ardından Müslüman olan) Umeyr b. Vehb, o günleri anlatırken şöyle demektedir: “Damdam’ın işi kadar acayip bir iş görmedim. Onun adına bağıran bir şeytandı. Çünkü Damdam’ın işlerimize bir etkisi yoktu ki bizi zorluğa ve zillete itsin.” Mekke’nin fethinde Müslüman olan Hakîm b. Hizâm da aynı görüştedir: “Bize gelip de bizi kervana doğru sürükleyen bir insan değildi. O ancak bir şeytandı.” Kendisine “Nasıl ey Ebu Hâlid?” denildiğinde şöyle cevap verdi: “Ona hayret ediyordum; zira Damdam’ın bizim işimizle bir alâkası yoktu.” Manipülasyon, dezenformasyon, algı yönetimi vb. terimlerin henüz lügate girmediği koşullarda, şeytan, arka plânı kavranamayan gelişmelerin olağan şüphelisiydi.
***
Damdam’ın performansını –anakronik olma riskini göze alarak– “medya etiği” terazisinde tarttığımızda günümüzün ana akım habercilik yöntemleriyle nerdeyse eşit ağırlıkta olduğunu görürüz. Özellikle kriz dönemlerinde yaygınlaşan manipülasyon, dezenformasyon ve taraflı haberciliğin arkaik bir örneği söz konusudur. Bugün benzer bir medyatik performansı, fiziksel acıya veya kana ihtiyaç duymaksızın “Yapay Zekâ” (YZ) vasıtalarıyla icra etmek mümkündür. Gelişkin YZ görsel ve video uygulamalarıyla (Midjourney, Sora, Runway vb.) kitlelerde panik veya derin şok duygusu yaratacak “hiper-gerçekçi” sahte görüntüler üretebiliriz. Keza, GPT-4 veya benzeri “Büyük Dil” modellerini kullanarak yazdığımız duygu analiziyle optimize edilmiş yüzlerce farklı metni, algoritmik bot ağları (botnet) üzerinden sosyal medyada yayabiliriz.
“Modern” olanla arkaik olan arasında, bu anlamda bir doğa farkından ziyade derece farkı vardır. Damdam sadece sesinin yettiği ve onu gören Mekkelileri etkilerken YZ performansı, “ölçekleme” (kitlesel boyutu duruma göre ayarlama) ve “Hiper-Hedefleme” (şok dalgasını kişiye/gruba özel tasarlama) yapabilir. Buna karşılık, iletişim imkân ve kabiliyetlerinin –verili toplumsal koşullar altında– “metalaşması”, her ikisinde de ortak ve belirgindir. İdeolojik ve kültürel tahkimat da esasen bu metalaşma sürecinin üst-yapısal ifadesidir.
Etik terazisindeki eşitlik, insanın bilgiyi alma, işleme ve tepki verme süreçlerinin avcı-toplayıcı atalarımızla büyük ölçüde aynı kalmış olmasıyla ilgilidir. Dahası, iletişim mecralarının işleyiş biçimi, toplumdaki tüm insan faaliyetlerini koşullandıran genel üretim ve mübadele mekanizmalarının gelişim düzeyinin belirli bir aşmasına tekabül eder. Kapitalist toplumda bu aşama, üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduranların iletişim araçlarını da temellük etmeleriyle karakterize edilir. Dolayısıyla, iletişim sadece ağlardaki iş birliğiyle ilgili değil; aynı zamanda toplumsal hiyerarşide ifadesini bulan güçle de ilgilidir.
Bu ilgi sayesindedir ki “bilgi obezitesi” (infobesity) çağının medya devleri, Damdam’ın Mekke vadisinde “viral” olan haberinin yüzlerce benzerini her gün yeniden üretebilmektedir. Esasen bu üretim, hiçbir çağda egemen sınıfın ve onun ajanlarının gündeminden bağımsız olmadı. Umeyr ve Hakîm’in bir türlü kuramadığı “alâkanın” kurucusu Ebu Süfyan, yirmi miskal altına kiraladığı habercinin yeteneklerinden haberdardı.
Neoliberal bakış açısından Damdam, “sembolleri manipüle ederek özgün bir bilgi ürünü yaratan veya mevcut bir ürüne açık değer katan” bir bilgi işçisidir (knowledge worker). Bu yönüyle günümüzdeki yazarlar, senaristler, gazeteciler, akademisyenler ve yönetmenlerden farkı yoktur. Yine de böyle bir mukayese, onun liyakatini hakkıyla takdir etmez. Damdam, kervanın rotası, Müslümanların istihbarat hareketliliği, coğrafî koşullar vb. ham verileri işleyip, Kureyş’in en hassas olduğu konuya entegre edebilmişti. Bu yetenekteki birinin, bugün örneğin Palantir firmasında “kitlelerin davranışsal tepkilerini optimize eden simülasyon modelleri” yazan bir analist olması, belki de liyakat açısından daha uygundur.
Geleneksel Marksist analiz ise bize şunu gösterir (ya da göstermelidir): İletişim ve bilgi (information) maddî pratiklerin ürünüdür. Emeğin ve dilin karşılıklı gelişiminde olduğu gibi, iletişim ve bilgi de esasen aynı toplumsal etkinliğin ve anlamın toplumsal inşasının diyalektik örnekleridir. Bu kavrayışı, bugün hâlâ canlı ve geçerli olan Marksist geleneğin bünyesine yerleştirmeden “güç ve direnişi anlama” yeteneğimiz eksik kalacaktır. Kapitalizmin medyatik gücüyle mücadele etmek için yine bir medya gücüne ihtiyaç vardır. Safa Tepesi, bu anlamda hem bir tahakküm alanı hem de tahakkümden potansiyel kurtuluş alanıdır.
Etik açıdan, Damdam’ı bir “ajan-provokatör” olarak görmek mümkündür. Yine de onun hikâyesi, iletişimin sadece “bilgi vermek” değil, aynı zamanda “eylem üretmek” olduğunu hatırlatması açısından değerlidir. Verilerin ve grafiklerin kitleyi duyarsızlaştırdığı, trajedinin bile “seyirlik” hâle geldiği koşullarda, bu hikâye, yeni bir iletişim dili ihtiyacındaki muhaliflere şu mesajı verir gibidir: “Kervan tehlikede diye bildiri okumayın; devenin kanlı semerini ve yırtık gömleğinizi seyircilerin önüne fırlatın!”
Muhsin Altun
26 Haziran 2026
Dipnot:
[1] Bazı rivayetlerde (örn. Vâkıdî, 2024: 75) Damdam’ın, Ebu Süfyan’ın talimatı üzerine böyle yaptığı rivayeti yer alır. Her durumda Damdam’ın bu konularda kanıtlanmış bir yeteneğe sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Kaynakça:
Bawden, D. & Robinson, L. (2009). The dark side of information: overload, anxiety and other paradoxes and pathologies. Journal of Information Science, 35(2): 180-191.
Debord, G. (2018). Gösteri Toplumu (Çev. A. Ekmekçi & O. Taşkent). İstanbul: Ayrıntı.
İbn Hişam (2006). Siret-i İbn-i Hişam Tercemesi (2. Cilt) (Çev. H. Ege). İstanbul: Kahraman.
Le Bon, G. (2019). Kitleler Psikolojisi (Çev. H.R. Atademir). İstanbul: Yağmur.
McCombs, M.E., & Shaw, D.L. (1972). The Agenda-Setting Function of Mass Media. The Public Opinion Quarterly, 36(2): 176-187.
McLuhan, M. (1964). Understanding media: The extensions of man. New York, NY: A Mentor Book.
Mosco, V. (2009). The Political Economy of Communication (2nd Ed.). London, UK: SAGE.
Nedvî (2013). Rahmet Peygamberi (Çev. A. Özaydın). İstanbul: İz.
Pravossoudovitch, K., Cury, F., Young, S.G., & Elliot, A.J. (2014). Is red the colour of danger? Testing an implicit red-danger association. Ergonomics, 57(4): 503-510.
TDV. (1993). TDV İslâm Ansiklopedisi. TDV İslâm Araştırmaları Merkezi.
Vâkıdî (2014). Hz. Peygamber'in Savaşları (Kitâbü'l-Meğâzî) (Çev. M.K. Yılmaz). İstanbul: İlk Harf.
Zebidî (1978). Sahîh-i Buhârî Muhtasarı, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi (9. Cilt) (Çev. K. Miras). Ankara: DİB.