Türkiye egemen sınıfları çıkış arayışında. Takriben darbe girişiminin ardından, 2018’den 2023’e kadar finans sermayesine mesafelenen, bu süreci ülke içi sömürüyü derinleştirerek geçiren, bu sayede bağımsız askerî atılımlar yapabilen siyasal iktidar, bu modelin sınırlarına dayandığı 2023’ten itibaren Mehmet Şimşek’i göreve getirmiş ve faiz artırım politikasına geçmişti. Uluslararası sistemin geldiği yer, Türkiye egemenlerini de yeni bir kararın eşiğine getirmiştir. 2016-2023 yılları arasında izlenen siyasetin ele alındığı bir yazıda şu noktalara dikkat çekilmişti:
“Devlet beş yıllık süre zarfında [2018-2023] el yükseltecek imkânlara malik olarak masaya dönmüştür. Sömürü bâki kalmıştır. Bu denklemde toprak ve nüfus avantajları, ekonomik dezavantajı telafi etmektedir. Görünen o ki Türk Devleti, işçi sınıfı siyaseti ayağa kalkana kadar benzeri salınımları yaşayacaktır.”[1]
Türkiye’nin güç kaynakları; toprak, nüfus ve ordudur; tarihsel müzmin sorunu ise “parasızlıktır.” Devlet’in belli bir pazarlık gücüne ulaştığı açıktır. Bu güç gerek uluslararası sermayenin yaşadığı sıkışmalardan gerekse de Türkiye’nin kendi vaziyetinden kaynaklanmaktadır. NATO’nun 2026 yılında Irak’tan çekilmek zorunda kalması, Türkiye’ye artan ilgisi tabloyu bütünleyen olgulardır.
Günümüzde büyük sermayenin bir ülkeye para akıtmasının iki kanalı mevcuttur. Daha doğrudan ancak geçici olan yol, elit ağlarından ikili ilişkilerle para teminidir; Epstein belgelerinde izleri vardır.[1] Diğer ve daha istikrarlı yol IMF’ye veya büyük fon şirketlerine müracaat etmektir. Büyük sermaye, kapalı elit ağlarının yanı sıra, açık alanda IMF, fon şirketleri, Dünya Ekonomik Forumu (WEF) gibi yapılarda örgütlüdür. Bu örgütler koordinelidir. Örneğin, WEF’in eş başkanı aynı zamanda dünyanın en büyük fonu olan BalckRock’ın da başındadır. Sermaye yer yüzünde, şirketlere bölünmüş şekilde, ayrı ayrı yüzmemektedir.[2]
Emperyalist sistemin unsurlarından birisi olan modern fon örgütlenmesinin karar verme süreçlerinde kredi, kara para, terör finansmanı ve hukuk ile derecelendirme kuruluşları önemli yer tutmaktadır. Fon yönetimlerinin aldığı kararlar, alt örgütlerine, yani temsil ettikleri sermaye şirketlerine karşı izah edilebilir olmalıdır. Temel soru şudur: “X ülkesi, müşterilerimize avantajlar, örneğin, ucuz yerel para vaat ediyor, borç vereceğiz ancak geri alabilecek miyiz, para bizden başka bir yere gider mi?” Kredi derecelendirme kuruluşları kendi ölçümlerinin yanı sıra, kara para ve terörün finansmanı alt başlığında G7’nin kurduğu Financial Action Task Force [Malî Eylem Görev Gücü-FATF] verilerinden yararlanırlar. Ayrıca, bir ülkeye soktukları paranın üzerinde merkezî kontrol olup olmayacağı, devlet dışı güçlerin o ülkede iktidar alanı kazanıp kazanamayacağı, mülkiyet sistemini tehdit edip edemeyecekleri bakımından hukuk derecelendirme kurumlarının göstergelerine müracaat ederler; bunların toplamına hukuk güvenliği derler. Böylece, üyelerine karşı sorumlu davranmış olurlar, yatırım kararlarını alırken bu gibi verilere dayanırlar.[3]
2018’de politik bir kararla dış kredi kullanımının hukuken zorlaştırılması, dış borcun azaltılması, böylelikle girişilen yeni askerî genişleme hamlesi sırasında finansal sıkıştırmalara karşı direnç gösterilmesi, alternatif gelir kanallarına meyledilmesi, Türkiye’yi adım adım FATF’ın gri listesine götürmüştü. Finans sermayesine karşı bu nispî bağımsızlık devresinde, 2021’den itibaren FATF’ın gri listesine giren Türkiye, uluslararası sistemle giriştiği “2023 uzlaşısı” sonrası 2024’te bu listeden çıkmıştır. Yeni bir entegrasyon sürecine girilmiştir. Son iki yılın önemli hâdiseleri ve gelmekte olanlar, bu mesele idrak edilmeden kavranamaz.
Türkiye 2018’de yabancı para cinsinden borçlanmayı daraltıp sınır dışı operasyonları gerçekleştirirken, bir yandan da FATF kriterleri açısından sistemini gözden geçirmeye başlamış, finans cephesini yatıştırıcı adımlar atmıştı. FATF’ın 2019 raporu servis edilirken, “Türkiye, 2018 yılında ulusal risk değerlendirmesini tamamladı,” tespitine yer verilmekteydi. Bu çabalar pratikte kendisini Yargıtay içtihatlarında da göstermekteydi. 2018’e gelindiğinde, oy kullanan bütün hâkimler ikna olmasa da daha önce örgüte yardım kapsamında değerlendirilen gıda temini gibi eylemler, zorlama bir yorumla, terörün finansmanına sokulmaya başlanmıştı.[4] Zira, görünen o ki terörün finansmanı başlığında istenilen dosya rakamları tutturulamıyordu. Ancak yeterli gelmemiştir. FATF’ın 2019 raporuna göz atalım:
“TF [terörizmin finansmanı, –yn.] yaptırımları diğer ülkelerle uyumlu olsa da, Cumhuriyet savcılığının daha ağır suçlara —örgüt üyeliği veya diğer temel ağır suçlara (10 ilâ 15 yıl hapis cezası öngörülen)— odaklanma politikası, uygulamada mahkemeye taşınan TF dosyalarının az olmasına yol açmaktadır. Bu durum, ciddi vakalarda TF soruşturmalarını zayıflatma gibi istenmeyen sonuçlar doğurmakta; finansörlerin ortaya çıkarılmasını ve daha geniş ağ ile destek sisteminin anlaşılması için derinlemesine inceleme yapılmasını engellemektedir. Yetkili makamların TF suçuna diğer terör suçlarıyla aynı öncelik düzeyinde yaklaşması hâlinde, TF soruşturmalarının görünürlüğü artabilir, Türkiye’nin terörizmin finansmanıyla mücadele sistemi güçlenebilir ve dosyaların sistem içinde kayda geçirilmesi daha etkin şekilde sağlanabilir.”[5]
2019’da FATF, Türkiye’de savcılıkların mahkemelere terörizmin finansmanı suçlaması içeren az dosya yollamasından yakınıyor, odaklanma talep ediyor. 2020 yılına gelindiğinde artık cezaevi idarelerine para yatıran çok sayıda mahpus yakını terörün finansmanından yargılanmaya başlanacaktır. Skor bir şekilde artırılmaktadır.
2021 yılında FATF, Türkiye’nin “kolluk kuvvetlerinin terör finansmanı faaliyetlerini bağımsız olarak ve terör suçlarıyla birlikte soruşturmasını teşvik etmek” noktasında gelişme gösterdiğini tespit ediyordu.[6] Ancak bu çabalar, gri listeye girmeyi engelleyememiştir; daha fazlası lâzımdı. 2022’de ise şu tespit yapılıyordu: “Tüzel veya gerçek kişilere uygulanan yaptırımlarda ılımlı bir artış eğilimi gözlemlenmektedir.”[7] Aynı yıl Türkiye’de avukatlar, terörizmin finansmanı radarına alınacaktır. Ancak Türkiye’nin ana ekseni değişmediği sürece; vatandaşın, avukatın olağan şüpheli hâline getirilmesi kabilinden jestler uluslararası sermayeyi tatmin etmeyecekti. 2023 yılını beklemek gerekmiştir.
FATF raporları, Türkiye’ye çok yönlü eleştiriler getirmiş, yüklenen ödevler terörizmin finansmanı konusuyla sınırlı kalmamıştır. Örneğin yukarıda bahsettiğimiz 2019 raporunda, mal varlıklarına el konma konusunda sistemin işletilmediği, yeterli sayılara ulaşılamadığı, otomatik el koyma sisteminin olmadığı, kuyumculara, emlakçılara yönelinmesi gerektiği gibi pek çok konu detaylıca işlenmiştir. İlerleyen yıllarda artan el koyma vakaları ve operasyonların yöneldiği sektörler, FATF raporlarını takip etmiştir. Bugün Türkiye’de muhalefetin sıklıkla yakındığı, gizli savcılık dosyalarından alınan ani ve gerekçesiz gelir dondurmalar, bu işlemlere karşı yapılan itirazların kâğıt üzerinde kalması gibi giderek derinleşen olgular, esasen uluslararası sistemin talebinin karşılanmasıyla ilgilidir. “Tek adam, saray rejimi” tekerlemesi, hakikati açıklamaktan çok uzağa düşmektedir. Olanı biteni anlaşılmaz kılmaktadır. Türkiye bürokrasisiyle ve hukukuyla, adım adım, uluslararası sermaye düzeniyle yüksek bir entegrasyona girmektedir.
Nihayetinde Türkiye, 28 Haziran 2024 itibariyle artık FATF’nin “Artırılmış İzleme”sinden (gri liste) çıkarılmıştır ancak “kara para aklama ve terör finansmanıyla mücadele sistemindeki iyileştirmelerini sürdürmek için FATF ile çalışmaya devam etmeli”dir.[8] Bu eşik aşıldıktan ve karşılıklı taahhütler alındıktan sonra, artık sermayenin bir diğer aktörü olan İmamoğlu’nun sahneden itilmesi ve CHP’nin darbelenmesi mümkün olmuş, 2025 yılına yayılan; belediye, kara para, altın ve uyuşturucu operasyonları peş peşe ve iç içe gerçekleşmiştir.
Bu sürecin adliyedeki aktörleri 2026 yılı itibariyle Adalet Bakanlığı’na transfer edilmiş, dış sermayeye Türkiye’de hukuk bağışıklığı vaat eden Finans Merkezi Mahkemeleri bu kadro eliyle yola koyulmuştur. Bu adımı geçtiğimiz günlerde bahsi geçen adliye kadrosundan gelme bakan yardımcısının yayımladığı genelge takip etmiştir. Haberlerden öğrendiğimiz kadarıyla 12 ilde başsavcılıklar bünyesinde “Terörizmin Finansmanı ve Aklama Suçları Soruşturma Bürosu” kurulmaktadır; artık bu suçlar yönünden başsavcılık, savcılar ve kolluk düzenli toplantı yapacaklardır.[8] BlackRock fonunu temsil eden ve WEF’te eş başkanlık yapan Laurence D. Fink’in Türkiye’ye gelerek Erdoğan’la görüşmesinin ve NATO’nun Türkiye daimî komutanlıklarının kurulmakta olduğunun duyulmasının üzerinden henüz bir ay geçmemiştir. Öyle anlaşılıyor ki Türkiye, olası erken seçim öncesi bir karar eşiğindedir. Dış sermaye ucuz bir ülke istemektedir, Türkiye devalüasyon için sermaye giriş taahhüdü almanın peşindedir, durup dururken ucuzlamak istememektedir, sermayenin temsilcileri örgüt üyelerine hesap verirken dayanacakları argümanları aramaktadır.
Sermaye, Türkiye’nin uluslararası sistemle yürüttüğü sürecin seyrine göre ani ve büyük miktarlarda veya parça parça ülkeye girebilecektir. Bu süreç devalüasyonun da çapını belirleyecektir. Devalüasyon, bugün toplumun yaklaşık %90’ını teşkil eden ücretlilerin elindeki TL’nin ucuzlamasına; yüksek miktarlı ve dış kaynaklı para girişine, paranın banka kredileri şeklinde piyasaya yayılarak dönemsel olarak küçük ve orta ölçekli sermayedarlara kadar yayılan rahatlatmaya, bu sayede imalat sanayinin talep ettiği düşük faiz politikasına geçişe imkân verecektir. Neticede süreç, pahalılık, parasal genişlemenin tetikleyeceği yüksek enflasyon ve enflasyonun koşulladığı yeniden mülksüzleşme ile noktalanacaktır. Siyasal iktidar bu neticenin seçim sonrasına ertelenmesi için çaba harcayacaktır. Bu döngüde kazanan sermaye ve devletin bir kanadı, kaybeden mutlaka Türkiye işçi sınıfı olacaktır.
Sermaye ve egemenler, bir stratejiden diğerine geçmekte, âdeta at oynatmaktadır. Türkiye işçi sınıfı, birleşik ve büyük örgütünün yokluğunun ceremesini çekmektedir. Sol adına; çevre, kota, kimlik, hukuk güvenliği vs. sakızı çiğnenmektedir. BlackRock’ın sakızını çiğneyen ana akım sol, oyunları bozma niyet, idrak ve kabiliyetinin çok uzağında durmaktadır.
Onur Şahinkaya
23 Nisan 2026
Dipnotlar:
[1] Gökçe Kutlu, “Dışta Bağımsızlık, İçte Sömürü: 2016-2023 Kesiti”, 10 Şubat 2025, Sosyalizm.
[2] Bugün solcu olmanın ön şartı, bu örgütlerle ve kararlarıyla ilgilenmemek, hâdiselerle bu kararların bağını kurmamaktadır. Solculuk için diğer bir şart, bu örgütlerin geliştirdiği araçlar üzerinden düşünmektir. Kimlikçi ana akım sol, siyasî düşünce kaynağını temelde burjuvazinin ESG (Environmental, Social, and Governance - Çevresel, Sosyal ve Yönetişim) ideolojisinden alır. Çevrecilikten kadın kotasına kadar olmazsa olmazlar ESG kaynağından yayılmıştır, esas pratik etkisini bu plân dâhilinde göstermiştir; bir kere yayıldıktan sonra da ikinci elden satın alan sol, kaynağı merak dahi etmemiştir. 2004’te Kofi Annan tarafından resmiyet kazandırılan, devamında Goldman Sachs gibi finans devlerinin, batılı ülkelerin dev emeklilik fonlarının kabul ettiği bu sistem, 2018’den 2020’ye kadar etkili adımlarla BlackRock tarafından bir zorunluluk olarak piyasaya dayatıldıktan sonra pandemi patladığında ana akım sol artık tam uyum hâlindedir.
[3] IMF 2021’de, bir ülkenin FATF’ın gri listesine girmesinin, o ülkeye dış sermaye girişinde ülkenin GSYİH’sına oranla %7 civarında bir düşüşe yol açtığını hesaplanmıştır. Bkz. Mizuho Kida ve Simon Paetzold, The Impact of Gray-Listing on Capital Flows: An Analysis Using Machine Learning, Mayıs 2021, s. 18 vd., IFM.
[4] Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 13.02.2018 tarih, 2017/692E. ve 2018/41K. sayılı kararı. Karar oy çokluğuyla alınmıştır. Kısa süre sonra itirazlar dinmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 26.02.2019 tarih, 2017/1104E. ve 2019/137K. sayılı kararı oy birliğiyle alınacaktır.
[5] Anti-money laundering and counter-terrorist financing measures: Turkey, Aralık 2019, FATF.
[6] “Jurisdictions under Increased Monitoring”, Ekim 2021, FATF.
[7] Anti-money laundering and counter-terrorist financing measures: Turkey, Mayıs 2022, s. 3, FATF.
[8] “FATF, Türkiye’nin kara para aklama ve terör finansmanıyla mücadele rejimini iyileştirme konusunda kaydettiği önemli ilerlemeyi memnuniyetle karşılıyor. Türkiye, FATF’nin Ekim 2021’de belirlediği stratejik eksikliklere ilişkin eylem plânındaki taahhütlerini karşılamak üzere kara para aklama ve terör finansmanıyla mücadele rejiminin etkinliğini güçlendirdi; bu kapsamda (1) Malî İstihbarat Birimi’nde (FIU) yüksek riskli sektörlerin kara para aklama ve terör finansmanıyla mücadele uyumluluğunun denetimine daha fazla kaynak ayrılması ve genel olarak yerinde denetimlerin artırılması; (2) özellikle kayıt dışı para transferi hizmetleri ve döviz büroları ile ilgili olarak ve yeterli, doğru ve güncel gerçek sahiplik bilgileri gerekliliklerine ilişkin olarak kara para aklama ve terör finansmanıyla mücadele ihlâllerine karşı caydırıcı yaptırımların uygulanması; (3) kara para aklama soruşturmalarını desteklemek için malî istihbaratın kullanımının artırılması ve FIU tarafından proaktif yayımların artırılması; (4) daha karmaşık kara para aklama soruşturmaları ve kovuşturmalarının yürütülmesi gibi adımlar atıldı. (5) Suç varlıklarının geri kazanılması ve terörizm finansmanı davalarının takibinden sorumlu yetkililer için açık sorumluluklar ve ölçülebilir performans hedefleri ve ölçütleri belirlemek ve risk değerlendirmelerini güncellemek ve politikayı bilgilendirmek için istatistikleri kullanmak; (6) Terörizm davalarında daha fazla malî soruşturma yürütmek, BM tarafından belirlenmiş gruplarla ilgili terörizm finansmanı soruşturmalarına ve kovuşturmalarına öncelik vermek ve terörizm finansmanı soruşturmalarının finansman ve destek ağlarını tespit edecek şekilde genişletilmesini sağlamak; (7) BM Güvenlik Konseyi Kararları 1373 ve 1267 uyarınca hedefli malî yaptırımlar konusunda, Türkiye’nin risk profiline uygun olarak, BM tarafından belirlenmiş gruplarla ilgili yurt dışı talepleri ve yurt içi yaptırımları takip etmek; (8) Terörizm finansmanı için kötüye kullanılmalarını önlemek amacıyla kâr amacı gütmeyen kuruluşların denetimine risk temelli bir yaklaşım uygulamak, sektördeki çok çeşitli STK’lara ulaşmak ve geri bildirimlerini almak, uygulanan yaptırımların herhangi bir ihlâle orantılı olmasını sağlamak ve denetimin, bağış toplama gibi meşru STK faaliyetlerini aksatmamasını veya caydırmamasını sağlamak için adımlar atmak. Dolayısıyla Türkiye artık FATF’nin artırılmış gözetim sürecine tâbi değildir.” [“Jurisdictions under Increased Monitoring”, Haziran 2024, FATF.]
[9] “Terör ve kara parayla mücadelede Adalet Bakanlığı’ndan dev adım… 12 ilde yeni dönem başlıyor”, 21 Nisan 2026, Sabah.