Ankara, bir şehir ve siyasî merkez olarak, çevresiyle birlikte, uzunca bir süredir savaş sanayini bünyesinde tutup geliştirmeye özen gösteriyor. Savaş sanayi, Türkiye’nin klasik Marmara havzası odaklı sanayi yöneliminden ciddi şekilde ayrılmış vaziyettedir. Bu yönelim, ekonomik mülahazaların çok ötesinde, ülkenin ekseniyle ilgili bir tercihtir. Devletin elindeki tesisler Ankara ve çevresine; Otokar, Kale grubu gibi özel teşebbüsler İstanbul ve çevresine yerleşiktir.
Türkiye, özellikle Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra maruz kaldığı ambargonun uyandırıcı etkisi altında savaş sanayine daha ciddi yönelmiş, Savunma Sanayii Destek Fonu’nun (SSDF) 1985’te kurulmasını takiben, büyük oranda bu fona bağımlı olan ROKETSAN gibi kurumlar inşa edilmiştir. ASELSAN, TUSAŞ gibi kurumlar ciddi birer sanayi merkezine dönüşmüştür. SSDF’nun gelirleri arasında en ciddi payı, toplumun tüketimine dayanan dolaylı vergiler oluşturmaktadır.
Zamanla Türkiye, yüksek teknolojiye erişimde yaşadığı kapasite ve ambargo sorununun diyalektik olarak yarattığı avantajlar sayesinde, ucuz hava teknolojisinde de gelişkin bir noktaya gelmiştir. Bu gelişim, önceki gelişim seyriyle buluştuğunda yeni savaş konseptine uygun tipte yeni bir kapasite açığa çıkarmıştır. Üstüne üstlük bu kapasite, 2016’dan sonra, 10 yıl gibi uzun bir süre zarfında, son İmralı sürecine kadar, aktif biçimde sahada sınanmıştır. İçeride sağlanan yeni sükûnet ortamı ve kapasite artışı, yazı dizisinin başında tespit ettiğimiz ikinci sorunla ilgili neticeler doğurmaktadır.
2. Sorun
Türkiye’de bunlar olurken, merkez kapitalist ülkeler; yüksek teknolojili, pahalı, feda edilmeleri için kılı kırk yarmak gereken, görece hantal savaş sanayi süreçlerine girdiler. Neticede bugün ABD ve İngiltere, basit drone teknolojisinde geri düşmenin pişmanlığını yaşarken; İran, Çin, Türkiye gibi geriden gelen ülkeler ciddi avantajlar temin ettiler.
Bu manzara, ABD’nin dünya hegemonyasının sarsıldığı, Avrupa’nın üzerindeki ABD güvenlik şemsiyesinin kalktığı bir konjonktürle birleşince, Doğu’nun en batısında yer alan Türkiye’nin Batı’yla temel pazarlık malzemesi savaş teknolojisi ve güvenlik kapasitesi hâline geldi.[1] Türkiye’nin, Ankara’daki NATO zirvesi çerçevesinde bu temelde pazarlık yürüttüğü kamuoyuna yansıdı.
Sıkışmış ABD’nin İran’a yönelik yeni saldırı dalgasını Ankara’da duyurarak başlatması, Ankara ve hareketsiz kalmış olan NATO’yu ittirme isteğiyle de alâkalıdır. ABD’nin ilk büyük hegemonya savaşına koşarak ve gönüllü katılan Türkiye’nin, gelinen noktada İran savaşına isteksiz ve şüpheli yaklaşımı, Türkiye’nin ve ABD’nin geldiği yerle yakından ilgilidir. Türkiye, tarihsel ve konjonktürel bir kavgası olmayan, uzaktaki Kore Savaşı’na istekli katılmış, fırsat bilmişti; en azından tarihsel kavgasının bulunduğu sınırdaş İran’daki saldırganlıktan kendisini uzak tutması: 1- İran savaşının kapitalist sistem dâhilindeki “verimsiz”, kimseye bir şey vaat etmeyen niteliğini, 2- Savaşı arkadan körükleyen ve masada yeri olmayan İsrail’in iktidarsızlığını, 3- ABD’nin hegemonya kurmadaki yetersizliğini gözler önüne sermektedir.
İş, Rusya-Ukrayna cephesine geldiğinde ise Türkiye’nin pozisyonu, son NATO zirvesi sonrası, İran savaşına göre başka bir eğilim göstermiştir. Geçen yazıda değindiğimiz üzere, Ukrayna cephesinde yaşanan hareketlenme, İngiltere ve ABD’nin dönemsel uzlaşısı çerçevesinde gelişmiştir. İngiltere, özellikle Ortadoğu’da restore etmeye giriştiği varlığı itibariyle, Ankara ile (İstanbul’la değil) ittifak hâlindedir. Ankara-İngiltere ilişkisi, kuzeyde ise güneydekinden farklı işlemektedir.
Türkiye için Ukrayna Savaşı’nın başlangıcı, yayılım sürecinin sonuna denk gelmiş ve yeniden tarihsel denge politikasına dönme fırsatı vermişti. Savaşın, Ukrayna’nın arkasındaki hamisi İngiltere, gelinen noktada, iki koldan Türkiye’yi savaşın merkezine çekmek gayretindedir. Bir kolda kendisi, diğer kolda Türkiye’nin çeşitli talep ve beklentilerinin bulunduğu ve İngiltere’nin dönemsel olarak uzlaşı pozisyonuna girdiği ABD vardır. Biz bu aşamada, Türkiye’nin bu zokayı yutmaya hevesli olup olmadığını, ABD’nin, İngiltere’nin gönlünü yapmak kabilinden mi, yoksa daha ciddi şekilde mi Türkiye’yi teşvik ettiğini bilememekteyiz. Türkiye’nin bir süre Ukrayna-İngiltere hattına heveskâr görünüp yeniden ortada konumlanması, son NATO zirvesinin bir çıktısı olmaya adaydır.[2]
Ukrayna Savaşı bağlamında ortaya çıkan bu kırılgan ittifak ve çok taraflı göz boyama olgusu, aslında NATO zirvesinin tüm çıktılarına hâkim olan vaziyetin bir örneğini teşkil etmektedir.
NATO’nun Ankara zirvesi (2004’ten farklı olarak, İstanbul değil, tercihen bu sefer Ankara zirvesi), ABD’nin ittifaklarının, İngiltere’nin beklentilerinin, Kıta Avrupası’nın hayallerinin, Türkiye’nin umutlarının oturduğu oynak zemini, yetersizlikleri ve yeniye gebe dünyamızın içinde bulunduğu safhanın işaretlerini vermiştir. Türkiye’nin aldığı F-35 vs. sözlerin geleceğine de bu gözle bakmak gerekmektedir.
ABD’nin, İngiltere’nin ve Kıta Avrupası’nın hayallerini irdeleyerek, yazı dizisinin başında sıraladığımız 3. sorundan devam edeceğiz.
–devam edecek–
Gökçe Kutlu
23 Temmuz 2026
Fotoğraf: NATO Ankara Zirvesi’nin hemen ardından Ukrayna’ya giden Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy tarafından Ukrayna İkinci Derece Liyakat Nişanı takdim edilirken, 16 Temmuz 2026.
Dipnotlar:
[1] Öyle ki, güvenli pozisyonu sarsılan Dubai’nin finansal işlevinin yerini İstanbul’un alıp alamayacağı dahi ciddi ciddi tartışılmaya başlandı.
[2] Türk medyasının, hemen NATO zirvesi ardına denk gelen Ukrayna hassasiyeti düşündürücüdür. İnsanî duyarlılık, direnen Ukrayna, kaybeden Rusya temalı örnek, taze bir “haber” dizisi için Bkz. “Ukrayna’nın Büyüyen Mezarlıkları: Savaşın Acı Bilançosu 2 Milyonu Aştı!”, 23 Temmuz 2026, Habertürk.