Loading...

Yeni Hegemonya ve Azalan Kâr Savaşları Eşiğinde NATO (V)


4. Sorun

“İran, Rusya ve Çin karşısında kolektif Batı emperyalizminin ortak bir konumlanmasının olup olamayacağı” sorusu, bir bakış açısına göre yanlış bir sorunsallaştırmadır çünkü o bakış açısına göre ABD ve Batı’nın “İran, Rusya ve Çin” başta olmak üzere, Doğulu güçlerle çeşitli ortaklık ve tarihsel iş birlikleri vardır; kavgaları ciddi değildir.

Rusya’nın, ABD Cumhuriyetçileriyle; Çin’in, İngiliz Devleti’yle; İran’ın, Fransa ile ilişkileri, bu bakış açısını savunanlarca örnek olarak zikredilir. Neticede ya “danışıklı dövüş ya da geçici çekişmeler” tespitine varılır. Bu tespiti dünyanın geleceği için statüko temelli bir kötümserlik ve sinizm tavrına bürünmek takip eder ki başı sonu yanılgıdır.

Yanılgı, yanlış bağlanan ilk düğmeyle başlar. Önce bahsi geçen Doğulu güçlere, sosyalist birer devletlermişçesine, dünya sistemi dışında muhayyel roller biçilir. Bu zihni işlem pratikte boşa çıkınca da hayalin yerini sinizm ve ona içkin kötümserlikle alaycılık alır. Zikrettiğimiz güçler, dünya sistemine muhatap ve taliptirler; dünya pazarlarını yıkmak değil, o pazarlarda rekabet ve hatta hâkimiyet dertleri vardır. Aynı zamanda Batılı emperyalist güçlerle; coğrafî, tarihsel, insanî gerilimleri bünyelerinde barındırmaktadırlar; bünyelerinde barındırdıkları bir başka ihtimal bugün Batı’ya çok uzak olan devrim ihtimaldir, zira yakın tarihlerde en az bir kere olmuştur.

İlk düğme bu şekilde doğru bağlandığında, zihnin İran, Rusya ve Çin ile kuracağı bağlantı da doğru bir istikamete sahip olacaktır. Bu istikamette, bahsi geçen güçlerin Batı emperyalizminin büyük saldırılarına maruz kalmaları da, uzlaşmaları da, bu saldırı ve uzlaşı süreçlerinde içten devrime uğramaları da muhtemel ve gerçek kavgalardır. Batı’nın Doğu üzerindeki hâkimiyet arayışı, kapitalist sisteme içkin bir iktisadî ve siyasî zorunluluktur. Kapitalizm ayakları üzerine kalkar kalkmaz bu dinamik işlemeye başlamıştır. Bu dinamik başka bir çalışmanın konusu olduğundan dolayı bu yazının sınırları kapsamında bu kadarını ifade ederek geçiyoruz.

Bir önceki yazıda, Batılı emperyalist güçlerin, pandemi operasyonu sonrası yaşanan kısa süreli toparlanışın ardından azalma trendine geri dönen kâr oranları ve hegemonya kuramama sarmalında birbirlerine düşmelerinin muhtemel olduğunu tespit etmiştik. İran savaşında yalnızlaşan ABD’nin ve İsrail’in, Rusya karşısında Ukrayna üzerinden başarılı olamayan ve Rusya’yı tecrit edemeyen İngiltere’nin, Çin’le giriştiği rekabette askerî ağırlığı Asya-Pasifik’te zayıflayan ABD’nin durumu tespiti doğrulamaktadır.

İran, Rusya ve Çin’in, yan yana gelemeyen Batılı güçlerle, girdikleri jeo-stratejik ve ticarî ilişkileri ise durumu Batı emperyalizmi aleyhine giriftleştiren bir başka olgudur. Bugünün dünyasında ABD başta olmak üzere artık kimse kimseye kati yasaklar koyamamaktadır. Dünya sistemi hemen hemen hiçbir yapıya tam anlamıyla kapatılamamaktadır; yeni bir durumdur. Kıyaslayacak olursak, 1917 Devrimi sonrası Sovyetler, çok daha katı bir ticarî ve malî ambargo altında NEP’i ilân ederek bölge devrimimizi feda etmek tercihine yönelmişti; belki o tarihlerde BM ve NATO gibi mekanizmalar yoktu ancak dünya ticareti belli ki emperyalistler tarafından daha sıkı biçimde elde tutuluyordu.

ABD’nin son kertede NATO’yu, Asya-Pasifik’te Çin’e karşı konumlamak isteyeceği açıktır. Venezuela müdahalesi ve ardından İran’a yönelim, bunlardan önce Suriye’de iktidar değişimi bu hedefe giden duraklardır. Bu duraklardaki çatışmaların her birisine aşırı odaklanıldığında ana eğilim gözden kaçıyor; ana hedeften başka bir şey görülmediği zaman ise bu çatışmaların yarattığı ihtimaller ıskalanıyor.

Venezuela “zaferi”, dünya halkları nezdinde hızlıca, “Siz ancak Venezuela gibi yarı devletlere karşı sözde zaferler elde edersiniz,” fikrini oturtmakla neticelendi. İran’a saldırı, ABD ve İsrail yenilgisiyle neticelenmedi sadece, İran içerisindeki Batı yanlılarının da hezimeti oldu. Hatta Türkiye içerisindeki mezhepçi ve laikçi Siyonist konsensüs de darbelendi.

Bu durum karşısında, geçen yazıda bahsettiğimiz üzere, emperyalizmin ihtiyaç duyduğu yeni küresel tehdit algısını yaratmak da günden güne zorlaşmaktadır. Artık Filistinli Arap, “köktenci” denilip bir kenara atılamıyor veya dünya halkları İran’ın daha çok vurmasını dört gözle bekliyor; aksini dillendiren hızla marjinalleşiyor. Batılı emperyalist güçleri derleyecek ve dünya halklarını ideolojik olarak geriletecek bir hegemon tehdit icadı mümkün olmayınca, Vietnam tarzı uzun ve tüketici savaşların kapısının açılması ihtimali artıyor.

Bu manzara dâhilinde kendi derdine düşmesi gereken yanı başımızdaki Avrupa’nın muhtemel hamleleri Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor.

–devam edecek–

Gökçe Kutlu

26 Temmuz 2026